T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI NİĞDE İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Hayatın Dönüm Noktaları

ADET VE MERASİMLERİMİZ

BİR BEBEĞIN DOĞUMU

Henüz mahalle kavramının yok olmadığı dönemlerde, sahip olduğumuz nesneler daha az olduğu için insanlar kendilerine hâkimdiler. Alışkanlıklarını muhafaza ediyorlardı. Bu sebeple aynı insanoğlu akrabasına, komşusuna, çevresine yakın ve muhabbetli idi. Henüz kendi hayatını dışarıya nakletmemiş olduğundan, zevki ve neşeyi de uzaklarda aramıyor bilâkis yakın çevresine bağlı olmaktan hoşlanıyordu. Devir o devirdi ki, insanoğlu henüz kendinden kaçmıyor, tahsil, terbiye, meslek ve toplum icaplarının yanında eğlenecek, meşgul olacak bir şeyler de buluyordu. Anadolu'nun hemen her köşesinde çeşitli örneklerine rastladığımız tüm gelenek ve görenekler, bugün sosyal hayatımızda folklorik unsurlar olarak karşımıza çıkmakta ve o şekilde algılanmaktadır. Bu inanış, âdet ve uygulamaları unutmamamız için; "Hayat doğumla başlar" diyerek söze başlayabiliriz. Geleneklerimiz içinde hamilelik ve lohusalık döneminin çok özel bir yeri vardır. Gelinin evlenir evlenmez hamile kalması, erkek için bir güç göstergesiydi. Doğuran kadın hem kendi değerini artırır, hem de kocasına şeref bahşederdi. Geleneksel törenler ve âdetler henüz bebek doğmadan başlardı. Hâmile hanım, bebek beklediğini hissettiği zaman, bunu annesine veya aile içindeki bir yakınına söylerdi. Bazı hamile hanım da söylemeye çekinir, ancak aşermesinden veya karnı büyümeye başladığı zaman anlaşılırdı. Hele de gelin hanımın ilk hamileliği ise heyecanını bile saklardı. O dönemlerde, gelinlerin, damatların, amcaların, halaların birlikte aynı evde yaşadıkları veya çok yakın oturdukları aile modelleri olduğundan, merasim ve âdetler anlamını yitirmeden uygulanarak devam ederdi. Hamileliğin sonuna kadar bir aksilik çıkmazsa ve çok önemli bir sağlık sorunu olmadığı sürece hanımlar doğumlarını evde yaparlardı. Bebek için hazırlıklara altıncı veya yedinci aydan sonra başlanırdı. Gelin hanımın hamile olduğu anlaşılınca ailenin büyük hanımlarının önceden tanıdığı ebelerden biri seçilir sonra işlemeli bir bohça içine bir okka şeker varsa çekirdek kahve ve birkaç kalıp sabun konularak o ebenin evine götürülür ve o ebe tutulmuş olurdu ve o ebeye bağlanılırdı. Cumhuriyet Dönemi’nde belediye ebesi, Ebe Kamile Hanım, Halime Hanım ve mahalle aralarında doğum yaptırma konusunda yürekli ve işinde deneyimli ebeler vardı. Ebe Hayriye Hanım gibi. Ebe hanım hamile hanımı arada bir yoklayarak doğum tarihini tahmin eder, doğum zamanı yaklaşınca, cuma günü eve gelerek, doğum bohçasını ve kundak takımlarını kontrol ederdi. Bohçaya, mermerşahiden iç ve dış zıbın, patiska kundak, pazen kundak, ara beni, paska, tülbent, başlık, etrafı mavi iplikle örülmüş şap ve bir tutam çörek otu mutlaka konulurdu. Bu beyaz bohça, önceden büyük valideler tarafından hazırlanmış olurdu. Sonra, dua okunarak kıbleye karşı yüksek bir yerde, hazır bekletilirdi. Evin en geniş odasına lohusanın karyolası kurulur, (karyola yoksa iki şilte üst üste konarak yüksekçe bir yatak hazırlanırdı) beyaz çarşafları ve atlas yorgan, örtülerek, lohusa yatağının baş tarafına her daim korumasına sığınmamız gerektiğinden sırmalı bir kese içinde Kuran-ı Kerim, ayakucundaki duvara da dört beş adet kabuklu soğan ve sarımsak bir tül veya şifon içine tek tek yerleştirilir, ayrı ayrı boğum yapılarak sarılır, mavi boncukla birlikte asılırdı. Hamile hanımın doğum sancıları başlayınca derhal ebe çağrılır, hane içinden de iki hanım doğum odasına girer, içeri başka kimse alınmazdı. Evin erkeği, uzak olmayan bir haneye gider ama oraya niçin gittiğini bildirmezdi. Doğum olayı da gizli tutulurdu. Vakit tamamlanıp doğum gerçekleşince, ebe hanım yardımcılarıyla, dörde katlayarak dizine serdiği gayet yumuşak bir tülbent üzerine, dünyaya gelen bebeği yerleştirir, eliyle dört parmak ölçerek göbeğini keser, sonra da bebeği bu tülbende sarardı. Orada bulunan büyüklerin onayını alarak bebeğin kulağına bir isim söyler ve göbek adını koyardı. Sonra yine yanındaki hanımların yardımıyla lohusanın ayaklarını çaprazlayarak "çeyrekleme" hareketini uygulardı. Yanında yardım eden hanımlarla birlikte lohusayı sarsmadan yatağına yatırırlar ve terleyip rahatlaması için üstünü sıkıca örterlerdi. Bebek ebe hanım tarafından ılık su ve sabunla yıkanır, boynu, kulak arkaları, koltuk altları ve bacak araları iyice tuzlanırdı. Göbek ipi Badem yağıyla yağlanır, küçük bir tülbent arasına sarılır, göbek üstüne bağlanırdı. Sonra tülbentten dikilmiş iç gömleği ve zıbın giydirilir, üstüne de paska denilen tülbentten üçgen şeklinde yapılmış kuşak bağlanırdı. Bebeğin sarılık olmaması için, tenine sarı renkli bir objenin değmesi gerektiğine inanılır, mutlaka zıbın veya tülbentlerinden birisi sarı renkli ibrişimle oyalanırdı. Bu sırada asil kundak üçgen şekilde serilip, üstüne aynı şekilde katlanmış pamuklu bez ve değirmi tülbent yerleştirilir ve bebek dikkatlice sarılırdı. Kundaklama işi bittikten sonra tekrar lohusaya dönülür, onu incitmeden terden ıslanan çamaşırları değiştirilir, yumuşak bir çarşaf uzunlamasına katlanarak, belinden geçirilir, iki kişi karşılıklı geçerek lohusanın karnını sıkı, sıkı bağlarlardı. Lohusaya "al basmasın" diye başına kırmızı renkli yemeni veya kırmızı bir kurdele bağlarlardı. Araştırmalarımızda ve anketlerde kırmızı yemeninin "al basması" denilen ateş yükselip halüsinasyon görülmesini önleyecek bilimsel bir açıklamasını bulamadık. Sadece görenek olarak uygulanmaktadır. İnanca göre lohusa kırk gün yalnız bırakılmaz. Dikkat edilmezse "albastı”ya uğrayabilir. Bunu önlemek için de yastığının altına Kur'an-ı Kerim ve ekmek konur. Başucuna da çuvaldız saplanmış bir soğan konur. Bu sırada, bir baş soğan ortasından kesilerek lohusanın göğsüne sürülürdü. Ardından ebe hanım kendi evinde pişirerek getirdiği, hafif ateşte tereyağını eriterek içine bal koyup bol karabiber ve yedi türlü baharatla kıvamlandırdığı "yağlı ballı" denilen macundan lohusaya yedirirdi. Yağlı ballının içindeki yedi türlü baharat ve gıdaların, lohusayı kuvvetlendirip, çabuk iyileştireceği düşünülürdü. Ebe hanım bebeğe dönerek kucağına alır, Mushaf-ı Şerifi açar, parmağını sayfalarının arasında gezdirerek, çocuğun ağzına dokundururdu. Sonra da yeni doğan bebeği yengelerden birinin kucağına verir, lohusanın selâmetle kurtulduğu ve çocuğun sağlam doğduğu büyük pederine veya büyük validesine müjde haberi olarak ulaştırılırdı. Odaya alınan büyük valide, bebeği besmele ile kucağına alır, hayır duası ile lohusanın kurtuluşunu tebrik eder alnından öperdi. Tabii ki ebe hanımın bahşişini vermeyi de ihmal etmez, sonra da odadan çıkardı. Müjdeli haberi alan büyük baba veya baba, Kuran-ı Kerim'in arka sayfasına bebeğin doğum tarihini;

  • 1-"Mahdumum Ali Cemal'in dünyaya geldiği tarihtir. Fi 14 Safer'ul  hayr sene 1302,

     20 Teşrini Sani sene 1300 salı günü, saat on bir buçuk raddelerinde." ifadelerini yazarak kaydederdi. Rumi 1300 = Milâdi 1884

  • 2-Eltaf-ı Subhaniyyeden olan Ali Emir yavrumuzun cüz’ül halef tul-i ömürlerle muammer olmasını yine ol Zülcelâl hazretlerinden tazarru ve niyaz ederek vakt-i saat viladetini kaydediyorum

23 Muharrem 1348

Ezani saat:12.48

Zevali saat:20.33 

BEŞİK GÖTÜRME:

 Bebek doğmadan önce, hem kayınvalide hem de büyükanne hazırlık yaparlar, kız annesi hazırladığı beşik ve kundak takımlarını, bebek kıyafetlerini doğumdan önce götürmez, böylece de yeni doğan bebek için, babaannenin hazırladığı zıbın ve kurada takımları kullanılırdı. Kız annesi tüm hazırladığı bebek takımları ve bebeğin beşiğini de alarak, doğumdan sonraki üçüncü gün, yakın akraba hanımlarıyla birlikte kızının evine götürürler, lohusa kızlarına da, gelir durumlarına göre, bilezik, sarı lira, beşibiryerde gibi değerli bir altın hediye ederlerdi. Buna "Beşik Götürme" denirdi. Akrabalar da yakınlık derecelerine göre tam, yarım veya çeyrek altın yahut maşallah takar, "ağız tadı" olsun diye evde yapılmış bir tepsi un kurabiyesi veya tatlı götürürlerdi. O zamanlarda halk arasında torun sahibi olan büyükler oğlunun çocuğunu "oğul balı", kızının çocuğunu da "bahçe gülü" diye severlermiş.

İSİM KOYMA TÖRENİ:

 Doğumdan sonraki ilk hafta içinde, bilhassa yedinci gün bebeğe adı verilir. "isim koyma görevinin yerine getirilmesi, bebeğin varsa büyük pederi, yoksa aile büyüklerinden Ehl-i din, ilim irfan sahibi, ruhani yönü yüksek birisinden rica edilir. Bu kişi abdest alarak besmele ile odaya girer. Lohusanın hal ve hatırını sorduktan sonra, bebeği kucağına verilir, yüzünü kıbleye dönerek şükür duası eder, Peygamber Efendimize Salât-ü Selam getirir. Sonra bebeğin sağ kulağına Ezan-ı Muhammedi, sol kulağına da kamet okur ve önceden tespit ettikleri ismi üç kere fısıldar. Uç kere de Kelime-i Şahadet telkin eder, "Elest-u bi Rabbikum hitab-ı izzesinde, söz verip bu Şuhut âlemine imtihana gelen İslam anne ve babadan doğan yavruya’’Ali Emir ismini verdik. İnşallah bu imtihan âleminde vermiş olduğu sözü yerine getirenlerden olmasını Rabb’im nasip eyleye... Allah’ım, Ali Emir kulunun sıhhatli, analı babalı ve uzun ömürlü, rızkının bol, akıllı, fikirli, bahtının açık, hayırlı ve iyi kullarından olmasını nasip eyle... ‘’ diye son duasını yapar ve bebeği beşiğine yatırırdı. Böylece isim koyma töreni sona ererdi. (Kaynak Kişi = Ömer Faruk Eroğlu)

 Büyük peder, bu merasimden sonra lohusa hanıma sarı lira, beşibiryerde, bilezik, küpe gibi değerli bir armağan vererek odadan çıkardı. Bebeğin isminin konulduğu gün, fakir doyurulur ve sadaka verilirdi. Doğumun yedinci gününde ebe hanım erkenden gelir. Lohusa yatağını ayakucundan bükerek toplar, yeniden süslü bir yatak yaparak loğusayı yeni yatağına önce sağ ayağını atarak besmeleyle yatırırdı. Bebeği yıkar, göbeği de yumuşayıp kendiliğinden düştüyse, tülbentten dikilmiş bir kese içine kimyon doldurularak, bebeğin göbeği üzerine kuşakla bağlar Bu kese bir hafta boyunca her gün değiştirilir. Bebeğin kuruyarak düşen göbek bağı da bir bez parçasına sarılarak ya okul bahçesine (büyüdüğü zaman okuyup, adam olsun diye) veya cami avlusuna gömülürdü. (manevi değerlerine bağlı olsun diye) Aynı hafta içinde Allah rızası için verdiği nimetlere karşılık "şükür" olması için çocuğun belalardan, musibetlerden hastalıklardan koruduğuna inanılan bir de "AKİKA" kurbanı kesilir. Kurban kanından hem annenin hem bebeğin alnına sürülür ve eti fakirlere dağıtılırdı. 

LOHUSA ŞERBETİ:

Lohusayı ziyarete gelen hanımlara ikram edilmek üzere lohusa şerbeti kaynatılırdı. Çevre illerde lohusa şerbetine "kaynar" adı verilir. Aktardan alınan yedi türlü baharat'' kırmız, kök karanfil, kabuk tarçın, zencefil, yenibahar, zerdeçal, muskat, karabiber bir tülbent içine çıkın yapılarak sıkıca bağlanır. Büyük bir tencerede ve su kaynatılır hazırlanan baharat çıkını bu suya salınır. Kısık ateşte uzun süre kaynatılır. Yeterince toz şeker ilave edilerek koyuca kıvamlı bir şerbet elde edilir. Baharatların içinde bir miktar kırmız bulunduğundan, lohusa şerbeti koyu kırmızı renkte, tadı ve içimi hoş bir şerbettir. Lohusayı yoklamaya ve tebrike gelen misafirlere mevsim kış ise sıcak olarak yaz ise soğuk olarak üzerine ceviz serpilerek ikram edilir. Şerbeti içen misafirler boşalan bardağı verirken (Lohusanın sütü gür olsun) temennisinde bulunurlardı. Misafire ikram edilirken süt olsun diye lohusaya da içirilirdi. Lohusa ziyaretine (yoklamaya gitmek)denirdi. Lohusa şerbeti ikramı günümüzde de ikram edilmektedir.

LOHUSA MEVLİDİ:

Bebek yedi günlük olunca büyük valide akraba ve komşulara haber salar, mevlide davet eder. Mevlit okunacağı gün, lohusa hanım itina ile süslenmiş yatağına oturur, bebek de yarım kundak yapılarak, üstüne giydirilen fisto ve kurdelelerle süslenmiş beyaz bir kundak elbisesi içinde süslü beşiğine yatırılır. Mevlit-i Şerif okuyacak hoca hanım gelir. Davetliler toplanınca hoca hanım "tövbe" duasıyla söze başlar, münacat okuduktan sonra, mutlaka velâdet bahrini okur. (Peygamber Efendimizin doğumunu anlatan bölüm). Hep birlikte Salâvat getirilir. Bu sırada hane içindeki ablalardan, yengelerden biri bebeği beşiğinden alarak beyaz işlemeli bir yastık üstünde getirir mevlithan hanımın kucağına verir. O sırada hoca hanım kucağında bebeği hafifçe sallayarak bebek ilâhisini okumaya başlar, yanındaki hanıma verir. İlahi okunurken, özellikle çocuk sahibi olmak isteyenler varsa, bebeği kucağına alıp yavaşça sallayarak içinden dua okur ve elden ele verilir. Arzu edenler bebeğin kundağına altın, maşallah gibi armağanlar koyarlardı.

BEBEK İLAHİSİ:

Seyredin Muhammedi / Doğmuş nurlar içinde

 Ayı günü şâd eder / Yatar kundak içinde

Kimse bilmez halini / Zikre vermiş dilini

 Bağlamışlar elini / Okur kundak içinde

Adını koydular Muhammed ( Burada bebeğin adı söylenir Ezelinden Muhammed

Ümmeti için minnet/Diler kundak içinde

 Doğuran ana hayran / Melekler eder seyran

 İki cihanda bayram / Eder kundak içinde

Hakk'a vermiş sözünü / Sürmelemiş gözünü

 Ol sultanın yüzünü / Gel gör kundak içinde

Yunus söyler Kureyş'i / Peygamberlerin başı

Akar durmaz gözyaşı / Balkır kundak içinde

Ninni Muhammed'im ninni / Ninni Ahmed'im ninni (Burada bebeğin adı söylenir) Adını koydular Ahmet / Ninni Muhammed'im ninni

İlahi bitince hoca hanım "bebeğin vatana, millete, aileye ve ana babasına hayırlı, uzun ömürlü evlat olması için" son duasını yapar ve bebek beşiğine götürülürdü. Okunan dualar, uzaktan ve yakından gelerek bu Mevlit toplantısına katılan herkesin ve hane halkının cümle geçmişlerinin ruhlarına da bağışlanır. Gülabdanlar içinde gülsuyu serpilerek, renkli külâhlar içine hazırlanmış akide şekeri ve lâti lokumlar ikram edildikten sonra misafirler evlerine dağılırdı.

Şimdi sırada, onca misafirin ziyaret ettiği lohusa hanıma ve bebeğe nazar değmemesi için üzerlik otu tütsülenmesi vardır. Bir tutam üzerlik otu, birkaç soğan kabuğu ve bir çimdik tuz eski bir tavada yakılarak tüterken,

“Dağlarda biter / Evlerde tüter Tütsün üzerlik / Gitsin nazarlık / Gelsin güzellik.

Yahut Üzerliksin havâsın / Her dertlere devasın Perilerin sırdaşı / Büyüsene tavşan başı

Elem tere fiş / Kem gözlere şiş.”

Diyerek, mâniler söylenirdi. 

DOĞUM SONRASI LOHUSA İÇİN TEDBIRLER:

  • 1-Lohusa yatağının başucuna Mushaf-ı Şerif asılır.
  • 2- Lohusa yedi gün odasının eşiğinden atlamaz.
  • 3- Lohusaya soğuk su içirilmez.
  • 4-Lohusa odasına kalabalık misafir alınmaz.
  • 5-Gelen misafirlerin uzun süre oturmasına izin verilmez.
  • 6-Lohusa odasında iğne, şiş, tığ gibi gereçler kullanılarak el işi yapılmaz.
  • 7-Mahallede cenaze evi olmuşsa, oradan gelenler lohusanın odasına alınmaz.
  • 8- Aynı haftalarda doğum yapmış olan iki lohusa "kırkları karışır" diye birbirinin yanına götürülmez.
  • 9- İki lohusanın mecburen karşılaşma durumu varsa, lohusa hanımların bebeğin kulağına doğru eğilerek yavaş bir sesle, "annen gibiyim" diye fısıldaması âdettendir.
  • 10- Bebeğin sancılanmaması için anason kaynatılarak içirilir.
  • 11-Nazardan korunmak için her gün üzerlik otu tütsülenir.
  • 12-Bebeğin yıkanan bezleri güneş batmadan toplanıp içeri alınır. (ay ışığını görmemesi için)
  • 13-Lohusanın kırk gün mezarı açık olur diye düşünüldüğünden sağlık tedbiri olarak mümkünse kırk gün evden dışarı çıkarılmaz.

     Lohusa yalnız bırakılmaz.

  • 14- Oda kapısının arkasına süpürge konur.

KIRKLANMA :

Doğumun yirminci gününe "yarım kırk" denir. Anne ve bebek banyo yaptırılır. Kırkıncı günü yaptırılan banyoya da "kırklanma" denir. Kırklanma bir tören niteliği taşır. Evdeki banyo sobası yakılır. Kurnanın içine kırk tane yıkanmış çakıl taşı, kırk tane buğday tanesi, bir adet yeşil yaprak, bir altın atılır veya miras yoluyla aileye intikal etmiş bir altın, kırk defa kurnadaki suya batırılıp çıkarılır. Sonra bu su hamam tası ile azar, azar bebeğe ve lohusaya kırk defa dökülür. Önce bebek yıkanıp giydirilerek beşiğine yatırılır. Sonra da lohusa hanım yıkanıp, temizlenir ve besmele çekilerek boy abdesti aldırılır. Kurnanın içindeki kırk buğday tanesi, dikkatle toplanarak, kuşlara yem olarak atılır. Bu âdet yerine getirildikten sonra, bebek ve anne evden dışarı çıkabilir, büyüklerden başlayarak yakın akrabalara iade-i ziyarete gitmeye başlarlar. Evden ilk dışarı çıkışa "kırk uçurma" denir. 

BEBEĞIN EL ÖPME ZİYARETLERİ:

 Bu ziyaretlere "bebeğin el öpmeye götürülmesi" denir. İlk ziyaret aile büyüklerinden birine gidilerek yapılır. Sonra da sırasıyla hatırlı komşulara ve uzak akrabalara gidilir. Bu ziyaretlerde gidilen her evde bebeğe, bir mendil içine çıkın yapılmış yumurta hediye edilir. İlk gittiği evdeki akraba hanım da parmaklarını una bulayarak bebeğin yanağına dokundurur. Sonra da "akıllı, fikirli, bol kısmetli, analı- babalı ve de aksakallı ak pürçekli olsun" diye dua okur. Küçük bebeklere göz değmesin diye, kulak arkasına veya boynuna ocak veya bacanın isine parmak ucuyla dokunularak minicik bir kara sürülür. (Bebeğe bakanların dikkatini dağıtmak için). Eskiden evler yapılırken, bağdadi duvarlar çivi tutmadığı için bir veya birkaç odaya köşeleme salıncak halkaları yerleştirilirdi. Bu halkalara iki kat sağlam ip geçirilerek bebeklere salıncak kurulurdu. Bu halkalar zaman zaman eve gelen emzikli misafirlerin de işine yarardı. Hemen ipler çıkarılıp salıncak kurulur, misafir bebek de içine yatırılıp uyutulurdu. Henüz motorlu araçların olmadığı senelerde gürültüsüz sokaklarda yürürken, beşik tıkırtıları veya salıncak gıcırtıları ile birlikte kalınlı inceli seslerden ninniler işitilirdi.

DİŞ BUĞDAYI TÖRENI:

 Bebek 5-6 aylık olunca, diş çıkarmaya başlar. Buna "dişemek" denirdi. Anne babası ilk patlayan dişini gördüklerinde aile büyüklerinden birine sorarlar: "Bakın bakalım, diş mi çıkarıyor acaba?" Bebeğin ağzını yoklayan akraba veya arkadaş, dişi ilk gören olarak bebeğe hediyeler alır. Sonra da tespit edilen bir günde akraba ve arkadaşlar bebeğin "diş buğdayını yemeğe" davet edilirdi. Uzaktan gelecekler için çeşitli yemekler pişirilir, yakından geleceklere de çerez ve ikramlar hazırlanırdı. Büyük bir tencere içinde buğday kaynatılır, biraz da haşlanmış nohut ilavesiyle konuklara ikram edilirdi. İkram sırasında, arzuya göre, buğdayın üstüne ceviz, tarçın, toz şeker de ilave edilirdi. Diş buğdayı merasimi için yere büyük bir örtü serilir, örtünün üstüne oturtulan bebek düşmesin diye yanlarına yastıklar konularak güvenceye alınırdı. Etrafına ayna, tarak, kalem büyükçe bir altın veya bilezik„ makas ve de Mushaf-ı Şerif konurdu. Bu arada bebek, etrafına konulan objeleri oyuncak gibi algıladığından onları eline almaya çalışır, ilk aldığı objeye göre, çocuğun gelecekte hangi mesleği seçeceği tahmin edilirdi. Bu tahmine göre; Ayna veya tarağı alırsa berber olacak. Kalem veya kitabı alırsa okuyup adam olacak. Altın alırsa zengin ve kuyumcu olacak. Makas alırsa terzi olacak. Mushaf-ı Şerif' alırsa dindar okumuş olacak. Bu eğlenceden sonra gelen davetliler bebeğe getirdikleri hediyeleri verirlerdi. Sonra bebeğin annesi veya büyük validesi tarafından avuç içine aldıkları buğdaylar besmele ile başından aşağıya dökülürdü. Başının ve omuzlarının üstünde kalan buğdaylardan Yedi tanesi iğne yardımıyla bir ipe dizilerek omzuna asılır ve "inşallah dişleri bu buğday taneleri gibi pıtır pıtır dökülerek kolayca çıkar" temennisiyle diş buğdayı merasimi son bulurdu.

NİNNİLER (ANNE TÜRKÜLERİ)

Ne güzeldir ninnilerimiz. Annelerin bebelerine söylediği anonim ezgilerdir. Reşik türküleridir. Annelerin bebeklerine sunduğu dualarıdır, şefkatle yoğurdukları duygulu sözleridir. Ağlayan bebeğin susması için, annelerin keşfettiği en sihirli anahtardır ninniler. Annelerimizin çağlar boyu söylediği, bugün de söylemeyi sürdürdüğü ninnilerimizin makamı genellikle hicaz, ritmi ise sofyandır. Basit ezgilerle yoğrulan ninni dili annenin duyarlılığına göre ahenge ulaşır. Süt emen bebeğini uyutmak veya avutmak için annenin içini döktüğü türkülerdir. Ninni söyleme alışkanlığı anneyi de rahatlatır. Bebeğini emzirip kundaklayan anne, salıncakta beşikte veya kucakta sallayarak uyutmaya çalışırken tizden peşe doğru nağmeli mâniler söylemeye başlar. Anne bebeği ile ninni söyleyerek konuşur. Kendi duygu, hayal ve düşüncelerini bu sırada dile getirir.

Ninniler sadece ağlayan bebeği susturmak veya uyutmak için söylenmez. Bebek kundağa sarılırken, hoplatılırken veya severken de söylenir. Ninni söyleyen annenin sesine yanık bir ezgi karışır. Çünkü bu ninnilerde annelerin özlemleri, dilekleri, acıları ve sevinçleri gizlidir. Annenin iç dünyasını yansıttığı bu duygulu sözlerle dilekleri nakışlanır, anne ile bebek arasında bir duygu bağı kurulur. Ninnilerde söz konusu olan sadece bebekler değildir. Halk kültürümüzün en duygulu söz kümeleridir. Ninnilerle büyüyen bebeklerin çocukluk çağında daha kolay ve güzel konuştukları gözlenmiştir. Annelerin bebeklerine söylediği bu ninnilerde anlam bağlantısı olmaz, önemli olan o anda annenin yüreğindeki duyguları anlatabilmesidir. Anneler “oğlum asker olsun, paşa olsun" gibi sözler içeren ninnilerle çocuklarına vatan sevgisi aşılarlardı. Ninnilerimizden günümüze kadar süregelmiş bazı örnekler:

Ninni diyem beşiğine

Ballar koyam kaşığına

Oğlum büyür inşallah

Doğan aylar ışığına.

Ninni derim yaraşır

Mahalleyi dolaşır

Mahallenin oğlanları ( kızları)

Benim yavruma sataşır Huu hu

Ninni desem ne hal olur

Gül açılır bahar olur

Bülbül öter seher olur  

Yavrum büyür subay olur. E e e e

Haydin gidin yumurcak ninni

Sabah alın oyuncak ninni

Benim oğlum uyuyacak ninni

Ninni benim kuzuma ninni

 Ninni derim bülbülüme ninni

 Saçları sümbülüme ninni

Uyku verin erenler ninni

Evimizin bülbülüne ninni

Huu Huu Hu kuşu

Çıkamadım yokuşu

Annesi çerden çöptendir

Yaratmış yavrusunu nur topu.

E e e Uyku gelsin gözüne ninni

Kuvvet gelsin dizine ninni

 Kudret gelsin sözüne ninni

Ninni derim gülüme ninni

Huu Hu Hu Allah

 Sen uykular ver Allah

 Uyusun da büyüsün inşallah

Dandini dandini dastana

 Danalar girmiş bostana

Kov bostancı danayı

 Yemesin lahanayı. Huu Hu

Lahanayı yemez kökün yer

 Benim oğlum şeker lokum yer

 Dandini dandini danalı bebek

Uyusun da büyüsün köpoğlu köpek

 Dandini dandini dan ister

 Annesinden don ister

Al basmayı beğenmez

Kadifeden don ister. E e e

Dandini dandini danaylı

Maşrapası kalaylı

Benim yavrum saraylı

Ninni benim kuzuma ninni.

Dandini dandini danalı bebek

Elleri kolları kınalı bebek

Bu bebeği kim doğurmuş

Balinan mı yoğurmuş?

Hu Hu Hu Allah

Sen uykular ver Allah

Uyusun da büyüsün inşallah

Tıpış tıpış yürüsün maşallah

Ninnilerin benim olsun

Gözlerine uyku dolsun

Uyu uyan sabah olsun

Ninni benim kuzuma ninni

Evleri var içli dışlı

Zıbını var sırma işli

Benim yavrum kalem kaşlı

Ninni benim kuzuma ninni

Hadi gidi kediler ninni

Mırnav mırnav dediler ninni

Üçler, kırklar yediler ninni

Yavrun büyür dediler ninni

Karga seni tutarım

Kanadını yolarım

Yelpazeler yaparım

Mini mini hanımlara satarım Huu hu

Anneler ninni söylerken, ümitlerini, mutluluk ve dargınlıklarını dile getirerek duygularını yansıtırlardı. Eğer kocasına gücenmişse;

Neler de neler çekermiş

Kuyudan sular çekermiş

Benim yavrumun anası

Babasından neler çekermiş

Askerdeki veya gurbetteki kocasından mektup, haber gelmemişse;

Samanlıkta yabası var

Allı da pullu abası var

Benim biricik yavrumun

Ne hayırsız babası var.

Baba hayırsız ise;

Sallayı sallayı kolum şişti

Kolbağım da kolumdan düştü

Zalim baban koyup kaçtı

Ninni benim kuzuma ninni

Sözün özü, ninniler halk kültürümüzdeki "anne edebiyatıdır. Türk Halk Edebiyatı’mızda önemli yer tutan ninniler, kayıtlara geçirilerek, mutlaka gelecek nesillere aktarılmalıdır.

İşte "kaybettiğimiz güzellikler" den biri daha...

Bu güzel ninnilerden başka küçük çocukları uyutmak için bazen başvurulan fena âdetler de vardı. Çabuk uyusun diye "kapat gözünü hav havlar geliyor", veya "aman öcü geliyor, çabuk uyu", "umacı geliyor", "uyumazsan şimdi kara gonculus gelir" diyerek korkuturlardı.

Bazen de çocukları yaramazlıktan men etmek için bu ve benzeri sözler maalesef söylenirdi. Nineler çocuklara "abdesthaneye elinizde ekmek varken girmeyiniz, çarpılırsınız. Destur demeyi de unutmayınız" gibi sözlerle dini öğütler verirlerdi. İlk bakışta anlamsız gibi görünen bu uyarılar çocuklara kurallara uyulmasını öğretirdi.

Ne yazık ki günümüzde çalışan annelerin çocuklarına ninni söyleyecek zamanları yok.

Olsa da, bebelerini maalesef radyo, kaset, CD gibi teknolojik aletlerden çıkan mekanik seslerle uyutmaya çalışıyorlar.

SÜTTEN KESME

Bebek doğduktan sonra anne sütünün yeterince bollaşması için üç ezan vaktinin geçmesi beklenirdi. Bu sırada bebeğe şekerli su verilerek beslenirdi. O zamanlarda hazır mamalar olmadığı için çocuklar uzun süre (iki yaşına kadar) anne sütüyle beslenirdi.

Öyle ki, anne sofrada yemek yedirir, üstüne de meme emzirirdi. Bu keyif için verilen süte de "meme tiryakiliği" denirdi.

Sütü bol olan anneler, bazen kardeş çocuklarını da emzirirler sütanne olurlardı. Çocuklar da konuşmaya başlayınca sütannelerine "sütne" diye hitap ederlerdi. "Sütne" olmak, o hanıma ömrünün sonuna kadar "rütbe" gibi bir saygınlık kazandırırdı.

İki yaşını dolduran çocuk için sütten kesme zamanı geldiği halde, çocuk alışkanlığından vazgeçmek istemediği için anne de, çocuk da biraz zorlanırdı. Sütün gerilenmesi için annenin göğsüne sıkıca tülbent bağlanır veya validelerden biri annenin meme uçlarından tutarak hafifçe çekip, ittirir, "meme ileri, süt geri" tekerlemesini tekrarlardı. Bu uğraş birkaç gür sürer, çocuk da normal yemek durumuna alışırdı.

SÜNNET MERASİMİ

Çocukların sünnetinin genellikle beş - yedi - dokuz gibi tek rakamlı yaşlarda yapılmasına dikkat edilirdi. Yer, yer alafrangaya uydurulmuş olsa da, halen bu gelenek devam etmektedir. Ailenin variyetine ve kararına göre iki şekilde yapılır:

Sünnet işinin ustası olup, "eli hafif" diye tanınan sünnetçi veya cerrah çağrılarak sadece hane halkının bulunduğu bir sünnet yapmak.

Akraba ve komşulara yemek davetleri verilerek, çalgılı, çengili ve eğlenceli bir merasim tertip ederek sünnet yapmak.

Sünnet olan çocuğa, sünnet hazırlığı yapılır. Uzun sünnet elbisesi, üzerinde "maşallah' yazısı işlenmiş sünnet şapkası ve bandı satın alınır. Misafirlerin göreceği yere, genellikle salonun başköşesine sünnet yatağı hazırlanır. Yatağın başlarına cibinlik takılır, sonra da etrafına renkli şifonlar bağlanır. İşlemeli ve dantelli, kolalı beyaz patiska çarşaflar serilerek çifte yastıklar kabartılır.

Eskiden sünnet olan çocuğa mutlaka Mevlit-i Şerif okutulurdu. Sünnetinin hayırlı olma; için dualar edilir ve İlâhiler söylenir. Davetlilere de şerbet ile birlikte ve özel hazırlanmış külâh biçiminde kâğıtlar içinde hazırlanmış mevlit şekeri ikram edilirdi. Bu meyveli şekerleri renkli akide şekerleri veya peynir şekeri üstüne konulan bir adet latî lokumda ibaretti. Çocuğa hediyeler verilir. Büyük peder ve büyük valideler altın veya kol saati ederler. Aile yakınları da bütçelerine göre armağanlar getirirlerdi. Variyeti yerinde olan aileler, kendi çocuklarını sünnet ettirirken mahallede öksüz, kimsesiz çocuklar varsa onları da sünnet ettirirlerdi. Sonraları 1924 "Ahali Mübadelesi" ile gelen Rumeli Türklerinin kültürlerini kaynaşmasıyla daha zengin ve eğlenceli merasimler yapılmaya başlanmıştır. Bu paylaşımı doğum, sünnet düğünü, askere yollama, evlenme ve diğer törenlerin zenginleştirmiştir.

OKULA BAŞLAMA TÖRENİ

Altı yaşına gelen kız veya erkek çocuk okula gönderileceği için, önceden okul al yapılır. Okul önlüğü ve beyaz yaka diktirilir, ayakkabı, okul çantası, kitap, defter ve kalemler satın alınarak, hazır edilirdi. Okulun açılacağı günün öncesinde banyo yaptırılıp yatırılırdı. Ertesi sabah erken kalkılarak kahvaltı edilip, Besmele-i Şerif ve dua okunarak giydirilirdi. Bu sırada annesi, öğretmenine ve arkadaşlarına saygılı olması için nasihatte bulunurdu. Sonra çocuk, büyük peder ve büyük validelerden başlayarak aile içinde herkesin elini öperdi. Büyük validesi çocuğu sırtına alarak yedi adım götürür, sonra da sırtını sıvazlayarak salâvat okurdu. Çocuk genellikle babası tarafından okula götürülüp öğretmene teslim edilirdi. Okula başlanan ilk gün çocuğu sırtında taşımak "ben seni sırtımda taşırım yeter ki sen oku" anlamını taşırdı.

Cumhuriyet öncesinde mahalle mektepleri varken çocuklara elifba ve cüz hazırlanır, bir de mahallede amin alayı düzenlenirdi. Bu merasime katılanlara da akide şekeri dağıtılırdı

MEDRESE EĞİTİMİ

(Niğde'mizin en önemli tarihi eserlerinden olan ve günümüzde Belediyemizin tasarrufunda hizmet veren Akmedrese, (Hicri 812) 1409 yılında Karamanoğulları Alâeddin Âli Bey zamanında yapılmış olup önceleri medrese, Cumhuriyet sonrasında da çeşitli okul hizmetlerinde ve 1957 den itibaren de bir süre Müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.) Osmanlı döneminde medreselerde ilim tahsil eden talebeler bir avlu çevresinde sıralanan odalarda yatılı olarak kalırlardı. Derslerini büyük bir dershanede alırlardı. Öğrenimlerine yatılı devam ettikleri için, temizlik için hamamları ve çamaşırhaneleri ile avluda şadırvanları da olurdu. Medresenin her odasında ikişer talebe kalır, bunlardan birincisi kıdemli olan öğrencidir, diğeri onun rızasıyla yanına verilen çömez öğrencidir. Kıdemli olanı, yeni öğrenciyi derslerine çalıştırır, genç öğrenci de hocasının mangalını yakar, çorbasını pişirir, ona gereken hizmette kusur etmezdi. Talebeler esas derslerini müderrislerinden öğrenirlerdi.

Çoğunlukla şehir halkı da zaman, zaman bu talebelere yardım etmek için, yemek, çörek, meyve ve yemişler gönderirler hatta onları iftara davet eder, giderken diş kirası bile verirlerdi. Şehir halkının türlü yardımlarıyla tahsillerini tamamlayan talebelerden tarihimize mal olmuş nice âlimler ve devlet adamları yetişmiştir. Dört sene veya daha fazla süre ilim tahsil ederek başarılı olan talebelere merasimle icazetleri (diplomaları) verilir, ayrıca kendilerinin de medreselerde ders vererek hocalık yapmasına izin verilirdi.


ERKEK VE KIZ ÇOCUKLARININ YETİŞTİRİLMESİ

ERKEK ÇOCUKLARIN ÇIRAKLIĞA BAŞLATILMASI

(Tüccar veya zanaatkâr yanında)

İlkokulun sonlarına doğru okullar tatile girince, aile içinde karar alınır, erkek çocuk tanınmış ve güvenilir çarşı esnaf veya tüccarlardan birinin dükkânına çırak olarak başlatılır. Böylece çocuğun ticaret öğrenmesi ve meslekler hususunda bilgi edinmesi sağlanırdı. Eskiden ticaret ve sanat, usta çırak ilişkisi ile öğrenilirdi.

Çıraklık eğitimi sırasında, çocuğun babası gizlice dükkân sahibi veya ustasına küçük bir para ödeyerek, bunu çocuğa haftalık ücret olarak vermesini tembih ederdi. Ama çocuk kazandığı bu haftalığın babası tarafından ödendiğini hiçbir zaman bilmez, kazandığı parayla da pek hoşnut olurdu.

Orta Anadolu'nun asıl hayatını esnaf yansıtırdı. Esnaf olabilmek için, iş terbiyesini iyi öğrenmek ve şuurlu olmak gerekirdi. Henüz çıraklığa girmiş 12-13 yaşında bir çocukta bile kısa zamanda kendine güvenme duygusu başlar, el emeğine dayanan bir hayatın mesuliyetini hissetmeye başlardı.

Eğer çocuk tahsil hayatına devam etmeyecekse, çıraklıkla başladığı işte çalışmaya devam eder, zaman içinde işi iyice öğrenerek, büyüyünce de kendi işini kurardı.

Tahsiline devam edecek olanlar da yaz tatillerinde çıraklık dönemini yaşar, aylak olmadan, çalışma disiplinini öğrenirlerdi. Okullar açılınca da çıraklığı bırakarak tahsillerine devam ederlerdi.

Ailelerin variyeti yerinde olsa bile, çocuklarını çıraklığa vererek küçük yaşta onlara çalışarak kazanmayı ve hazır yiyici olmamayı öğretirlerdi.

KÜÇÜK HANIM KIZLARA ÖĞRETİLENLER

Aynı şekilde büyümekte olan kız çocuklara da mutlaka ev işi ve el işi öğretilir, ellerinin iğne ipliğe yatkın olması sağlanırdı. Böylece kız çocukları erken yaşta gelecekte üstlenecekleri görevlere alıştırılırdı. Her şeyden önce, ev idaresi ve ihtiyaçların evden karşılanması için

eğitilirdi. Kendi çeyizinde bulunması zorunlu olan, yatak takımı, masa örtüsü, sofra takımları, çamaşır ve işlemeli yastıkları kendisinin yapması makbuldü.

Yetişmeye başlayan kızlar destgâh (tezgâh) başına oturtulur, bez dokuma ve gergef işini iyi bilen ustalardan yardım alınırdı. Her mahallede nakış ustaları vardı. Küçük kızlar sabah ev işlerine yardım ettikten sonra, ellerine gergeflerini alır, ustalarının evlerine giderlerdi. Diğer akranlarıyla birlikte hem eğlenceli vakit geçirir hem de gergef işlemeyi öğrenirlerdi. Gergef nakışları, yapılışlarına göre;

Dal kırma, Aşırtma, Kabartma, Tel İşi, Kılâbdan Sarması, Alt-Üst İğne, Zülf-i Nigâr, Gül-i Nesrîn, Döşeme, Sarma, Mardinkâri adlarıyla birbirinden ayrılırlardı. En zor olanı da Aşırtma ve Kılâbdan Sarması idi.

Küçük hanımlar gergef öğrenimlerini tamamlayınca, ustalarına son derece itina ile işledikleri bir örtü hediye ederek şükranlarını belirtir, saygıda bulunurlardı. Ustaları da bu el işi örtüleri bir camekânda sergiler, yeni gelen öğrenci kızlara gösterirlerdi.

Böylece evliliğe hazırlanan genç kızların mutlaka ev işi ve el işi bilmeleri pek makbul olurdu.

ASKERE GİTME

Arka arkaya harpler yaşamış olan ülkemiz, binlerce şehit vererek bu günlere gelmiştir. Niğde ilimiz, Balkan Harbi'nde, Kurtuluş Savaşı’nda en çok şehit veren illerimiz arasında ön sıralarda yer almaktadır.

Dolayısıyla savaş acı ve fakirliği de beraberinde getirmiştir. O dönemlerde ailesine bakmakla yükümlü olan, eşini bırakacağı kimsesi olmayan ve variyeti yerinde olan delikanlılar bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulmuşlardır. Tabii bu bedeli ödeyemeyenler de,

Yemen yolu çukurdandır / Karavana bakırdandır

Zenginimiz bedel verir / Askerimiz fakirdendir

Diyerek sitemlerini dile getirmiştir. (Kaynak Kişi: Mustafa Ertunç-Öğretmen) Askerlik yaşına gelen delikanlı ailesinin yanından ilk kez ayrılacağı ve de ilk gurbeti yaşayacağı için çok heyecanlı olur, ailesi de aynı sebeplerden bu ayrılığı hüzünlü geçirirlerdi. Kara trenler asker götürür, asker getirirdi. Terhis olanları da ailelerine kavuşturduğu için, tren düdüklerinin, kulaklarda yerleşmiş ayrı bir yeri vardı. Delikanlı askere gitmeden önce tüm akraba ve komşu büyüklerine el öpmeye uğrar, onların hayır-dualarını alırdı. Bu büyüklerde el öpmeye gelen askere, bütçelerine göre harçlık verirlerdi. Gideceği gün tren istasyonuna asker uğurlamaya giderlerdi.

Asker mektupları çok önemliydi. Hep hasret kokardı. Şiirler, mâniler yazılırdı. Anadolu askerleri memleketlerini ve ailelerini o kadar özlerlerdi ki, hiç atlamadan akrabalara, komşulara, evdeki kediye, ineğe, buzağıya bile selâm yazarlardı. Askerlik uzun sürerdi. Öyle zamanlar yaşanmıştı ki, aileler dualarla merasimlerle uğurladıkları oğullarından aylarca hatta senelerce mektup haber alamamışlardı. Yemen'e giden asker analarının söylediği ağıtlardan bazıları:

Gitme Yemen'e Yemen'e / Karışın toza dumana (karışırsın)

Mektubun sal Mustafa'm / Ananı koyma gûmana (zan, şüphe)

Yemen'e çok sıcah derler / Çiğ yumurta pişer imiş

Yemen'e giden uşahlar / Talimlerde şaşar imiş

Yemen'in ardında dağlar / Yağlığını gıvrak bağlar

 Goyverin de oğlum gelsin / Yemen'deki gumandanlar

Su dibinde biter söğüt / Verseler de almaz öğüt

 Yemen'e giden askerin / Hepisi de seçme yiğit

 Garanfil Yemen'de biter / Sıla burcu burcu tüter

 Goyverin de oğlum gelsin / Beş yıldır çektiği yeter.

 

Diyen bağrı yanık analar, hasret duygularını ve acılarını böyle dile getirirlerdi. Asker ocağından terhis olup baba ocağına dönebilen erkekler ömürlerinin sonuna kadar hep askerlik hatıralarını büyük bir zevkle anlatırlardı.

Eh, delikanlının askerlik görevi sağ-salim tamamlanıp, eli de ekmek tuttuğuna göre, artık evlenme çağı da gelmiş demekti. Bundan sonra aileye yine çok iş düşecekti.

DÜĞÜN MERASİMLERİ:

GELİN ADAYININ BELİRLENMESİ VE DÜNÜRLÜK ETME

Göreneklerimizin en önemlilerinden biri olan düğün törenleri de otantik yapısını yitirdi, eskiden akraba ve komşuların samimi ve dayanışma ortamında neredeyse bir hafta sürerken, günümüzde birkaç saate sığdırılmakta, tamamen yapay ve resmi bir toplantı ile geçiştirilmektedir. Anlattığımız bu düğün gelenek ve görenekleri 90-100 yıl öncesinden 1960"lı yıllara kadar, hiç bozulmadan uygulanırdı. Evlenecek çağa gelen, askerliğini yapmış olan ve eli ekmek tutan delikanlıyı evlendirmek için aile büyükleri karar alırdı. Ve delikanlının annesini, yöremizde çok kullanılan "eteğini beline sok" deyimini kullanarak gayrete getirirlerdi. Anne, eşe dosta sorarak, eli marifetli, iyi yetişmiş ve iyi terbiye almış, özelliği ve güzelliği olan gelin adaylarını belirlerdi. Oğluna ve aileye en uygun olan gelin adayı takibe alınarak eş dost ortamında veya hamamda yakın planda incelenirdi. Sonra da bu aday "büyükler gençlerle yüz-göz olmasın" diye düşünülerek evlendirilecek delikanlıya en yakın arkadaşı tarafından duyurulurdu. Delikanlı bu adaya onay verirse, anne ve aileden birkaç büyük hanım bir sabah erkenden kızın evine hiç haber vermeden bir iş bahanesi ile gider, kızın erken kalkıp kalkmadığına, evin derli toplu olup olmadığına avlunun temizliğine göz gezdirirdi. Bu test eve girerken yapılan ilk kontrol olurdu. Kız kahve pişirmeye gidince müstakbel kayınvalide evi inceler, temizliği kontrol ederdi. Sonra kahvesini içip müsaade ister, giderken kızı kucaklar, bu arada ağzının kokup kokmadığına dikkat ederdi. Görücüler kız evinden çıktıkları zaman kızı pek beğenmemiş iseler, "kabaca güzel, pek öyle ahım şahım bir şey değil" veya hiç beğenmedilerse "aman bir kız ki, kadına değil, oduna benziyor, bizim ailemize yaramaz" diye fikir yürütürlerdi. Eğer gelin adayını beğenmişlerse, " kırk bir kere maşallah, ay parçası gibi " veya "eti canı yerinde, eteği belinde bir kız" yahut "maşallah pek güzel, fındık kurdu gibi" diyerek güzel sözlerle eve haber götürürlerdi. Bu sınavlardan geçen gelin adayı aile içinde istişare edilir, kabul görürse, oğullarına istemek için dünür gitmeye karar verirlerdi. Aile içinde ve akrabalar arasında, sözü sohbeti dinlenir büyüklere de haber verilir ve kız evine, ziyarete gideceklerini bildirirlerdi. Kız tarafı da "buyur ederse" hep birlikte giyinip kuşanıp kız istemeye gidilirdi. Hal hatır sorulduktan sonra kahveler içilir, oğlan tarafından bir aile büyüğü, "Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kerimeniz hanım kızımızı bizim mahdum bey oğlumuza münasip gördük" diye söze başlar, buna "dünürlük etme" denirdi. Kız tarafından söz alan aile büyüğü de: "Alâkanıza teşekkür ederiz ama bu işler aceleye gelmez, amcasına dayısına danışalım, düşünelim, kısmetse olur." diye cevap verirdi. Bu arada kızın da bu evlilikte gönlü varsa, misafirleri uğurlarken güler yüzlü davranır ve ayakkabılarını çevirerek oğlan tarafına duygularını belli ederdi. Oğlan tarafı, "kız evi naz evidir" sözünü hatırlayarak, bu ziyaretlerini birkaç gün içinde tekrarlardı. Kız evi de bu durumdan " kızımıza sıkı dünür oldular" diye gizli bir memnuniyet duyar. Sonra da kız tarafı olumlu cevap vereceklerse, oğlan evini "buyur" eder ve söz keserlerdi.

NİKÂH AHDİ

Düğün haftası başlar başlamaz her iki ailenin tespit ettiği bir günde dini nikâh akdi yapılırdı. Dini nikâh akdinin muharrem ve safer aylarına rastlamaması, diğer aylarda da Pazartesi ve Perşembe günlerinden birinin seçilmesine dikkat edilirdi. Nikâh mutlaka gelin kızın hanesinde yapılırdı. Çok eski tarihlerde dini nikâhta gelin hanım ve damat bizzat bulunmazdı. Ancak ona vekâlet eden muhterem ahbaplarından iki şahit, büyük pederler, amca ve dayı gibi aile yakınları ile birlikte nikâhı kıyacak olan din görevlisi bulunurdu. Nikâha şahitlik edecek olan zat, iç odadaki gelin hanıma seslenerek yüksek sesle, " Hanım kızım, filanca zat ile akdi nikâhınıza tarafınızdan vekiliniz olayım mı?" diye üç defa sorar, "olunuz" cevabını alınca şahitler de bunu işitirler ve din görevlisinin oturduğu yere dönerler. Hoca sağ yanına damadın vekilini, sol yanına da gelin hanımın vekilini alarak gelin hanıma verilecek mihr için anlaşma yapılırdı. Mihr bedeli olarak tarla, bahçe, üzüm bağı gibi taşınmazlar yahut da anlaşmaya göre belirlenen sayıda altın hediye edilirdi. Nikâhta verilen mihr, kadının güvencesi olurdu. Bu anlaşmadan sonra orada bulunan davetliler de ellerini dizlerine koyarak, tövbe-i istiğfar eder peygamber efendimizin ruhuna salâvat getirdikten sonra, vekillere hitap ederek,  hanımı Beyehasb'elvekâle akdettiniz mi?" diye sorar, vekâlet eden zat da "evet, hasb'elvekâletezvic ettim" dedikten sonra damadın vekiline dönerek de bu soruyu sorardı. Ondan da olumlu cevabı alınca, "O halde iki tarafın rıza ve muvafakati ve şahitlerin şehadetiyle ben de akd-i nikâh eyledim" diyerek nikâh töreni tamamlanmış olurdu. Sonra yüksek sesle aşr-ı şerif okunur, nikâhın hayırlı uğurlu olması için dua edilirdi. Törende hazır bulunanlara da kahve ve akide şekeri ikram edilirdi. Törenden ayrılan biri damadın yanına giderek "nikâhının kıyıldığını" haber verir ve müjde alırdı. Cumhuriyet'in ilanıyla ve medeni kanunun kabulü ile dini nikâh töreninden sonra, "resmi nikâh" dediğimiz belediye nikâhı geçerli oldu. Dolayısıyla törenlerin uygulaması ve içeriği değişti. Bugün olduğu gibi nikâh akdi, belediye başkanı veya ona vekâlet eden nikâh memuru tarafından kıyılmaktadır. Artık düğün için bir engel kalmamıştır.

SANDIK GÜNÜ (KALIN)

Düğün haftasının ilk gününde, sandık günü yapılırdı, buna "kalın götürme" denirdi. İki ailenin yakınları hem oğlan evinde, hem kız evinde toplanırlar. Oğlan tarafı gelin kıza aldığı hediyeleri ve ziynetleri, kız tarafı da damada aldıklarını oğlan evine gönderir. Bu arada anne baba, dede nine, kardeş, amca yenge, hala enişte, dayı ve yengelere de uygun hediyeler hazırlanır, süslü ve işlemeli bohçalara sarılırdı. (Eğer başlık parası alınmışsa daha ağır hediyeler verilir. Buna da kulluk denirdi. Bu hediye bohçalarının arasına, bir kutu şeker "ağız tadı" olarak mutlaka konurdu. İki aile arasında "kalın getirip götürme" işini de yukarda bahsettiğimiz okuyucu kadın üstlenirdi. 

GELIN HAMAMI:

Oğlan evi, gelin hamamının yapılacağı salı günü, hamama gidecek hanımlar için, sabun, kına ve para gönderirdi. Hamama hanımlar toplu olarak giderler. Kızın annesi de gelenlere sabun ve kınayı dağıtırdı. Ayrıca hamamcıya elbiselik kumaş, natırlara da hediyeler vermeyi unutmazlardı. Akraba ve davetli hanımlar, hamamın girişindeki havuzun etrafında toplanır, gençler ellerinde yakılmış mumlarla dizilir, def ve ud çalar oynarlardı. Milli kıyafet ve fes giyinmiş olan gelin kız, fıskiyeli havuzun etrafında ahenkle dolanırken, başına paralar atılırdı. Sonra hep birlikte yıkanmaya girerler, gelin kızı yıkama işini natır yapsa da yakın arkadaşları da gümüş hamam tasıyla başına su dökerlerdi. Girişte başlayan eğlence hamamın içinde de devam eder, hanımlar şenlikle yıkanırken, türküler söylerler, gelinin şerefine leğençe veya hamam tası şıkırtıları ile de ritim tutarlardı. Sair zamanlarda hamama gitmenin başka bir işlevi daha vardı ki, bu çok önemliydi. Anneler evlenme çağına gelen oğulları için kız beğenirlerdi. Genç kızların oturup kalkışı, vücudunda bir özrünün olmadığı, teninin duru ve beyaz oluşu, hamamda verilen iyi notlardı.

KINA GECESI:

Gelin hamamının akşamında (Salı akşamı) ya kızın kendi evinde veya yakınlarından birinin evinde kına gecesi düzenlenirdi. O gece, gelin kız ve arkadaşları fes ve milli kıyafetler giyerlerdi. Oğlan tarafı, ellerinde fenerlerle, önde çalgıcılar, (gırnata: klarnet, ud, cümbüş, keman ve darbukadan oluşan çalgıcı gurubuna "tam çalgı" denirdi.) arkada erkekler ve kadınlar gurup halinde kına evine giderler, çalgıcılar eve yaklaşırken "Cezayir Havası" çalmaya başlarlardı. Çalgıcılar ve erkekler bir odaya, hanım misafirler de başka bir odaya alınırdı. Gelin, kına gecesinde mutlaka üç etek veya bindallı denilen yöresel bir kıyafet giyer, başına da, "al" denilen kırmızı bir duvak örtülürdü. Gelin kız, alkışlarla odaya alınır, annesi ve yakınları sırayla ona sarılarak mâniler söylerlerdi. Bu ağıt ve mâniler, ailenin geçmişte yaşadığı acıları dile getiren duygu yüklü anlamlar taşırdı. Gelin kız önce annesine sarılır,

Kınayı getir anam / Parmağın batır anam Kızın gelin gidiyor / Koynunda yatır anam Kız anası kız anası / Hani bunun öz anası İşte geldim gidiyorum / Başında mumlar yanası

Evimizin önü otlu / Kuyumuzun suyu tatlı Annem bizim ayrılmamız / Anam anam ne firkatli

Boğazında gümüş akik / Zülüfü gerdana yıkık Ağlatman benim anamı / Kalbi yıkık beli bükük

Yol üstünde kuru kütük / Yanar göğünü göğünü Anasından ayrılan kuzu / Ağlar döğünüdöğünü

Yarım elmayı yarışırdık / Bütün elmayı bölüşürdük Otururduk, seninle anam / Dertlerimizi üleşirdik diyerek ağlardı.

Eğer kızın anası sağ değilse: Anam anam ah anam / Sönüp gittin vah anam Sana vakitsiz kıydı / Bu nasıl Allah anam

Adana'dan gelir hıyar / Gümüş çakıyınan soyar Usul vur defçi defini / Kara yerde anam duyar

Ocağımızın yan daşı / Yandı ciğerimin başı Eller anam dedikçe / Durur mu gözümün yaşı

Çayırınız çimsiz olsun / Pınarınız gumsuz olsun Benim annem kara yerde / Varsın saçım simsiz olsun Çandar ocak daşını / Kurdular düğün aşını Yudulargızın başını / Gız anası gız anası / Nirde bunun öz anası

Babası olmayan gelin kızın ağıtı: iğne sapladım pırtıya / Gilapdan işledim saltaya Aslan babam olmayınca / Niye getirdiniz beni ortaya

Gümüş ibriğim astılar / İbiğinden su içtiler Beni de öksüz diye / Ucuz- bahâ kestiler

Evimizin önü yonca / Uzar gider yolmayınca Nasıl getirdiniz ortaya / Aslan babam olmayınca

Sarımsağım sağ içinde / Yüreğim yok yağ içinde Cümle meclisler kurulmuş / Benim babam yoğ içinde

Biner atın gemlisine / Gider yolun gumlusuna Yetim kız gelin gidiyor / Çağırın gelsin emmisine

Biner atın dorusuna / Gider yolun koyusuna Yetim kız gelin gidiyor / Söylen gelsin dayısına

istemediği yere verilen gelin kız kardeşine sarılır: Al menevşe yere değer / Mor menevşe boyun eğer Ne diyeyim gelin ablam / Bizim kader böyle gider

Baba, kızın çok muydu / Bir kız sana yük müydü? Kör olası emmilerim / Hiç oğlunuz yok muydu

Gahve oldum tavalarda gavruldum / Duman oldum dağ başında savruldum Ben gadrimi bilmezlere kul oldum / Annem annem, kadın annem, ah annem

Evimizin önü ceviz duldası / Yel estikçe geri vurur dalgası Bu kadar mı olur babam / Babaların duldası Kapınızda çöp müydüm / Damınızda ot muydum Bu yıllık da durayıdım / Üstünüzde yük müydüm Elimden tuttun babam / Ateşlere attın babam Elinen bir oldun da / Seyirime baktın babam

Gelin kız gurbete gidecekse: Anam kızın beş miydi / Birbirine eş miydi Attın beni gurbet ele / Yüreciğin taş mıydı

Yazıya bostan ekerler /Bileciğim çeksin diye Gurbet ele giden kızın /Gözüne sürme çekerler

Erkek kardeşi için: Atımı getirin binek taşına / Kolum ulaşmıyor eyer kaşına Kardaşımı çağırın da / Gelsin atımın başına

Al öküzü çifte koşmuş / Ak minderi yola saçmış Verdi gardaşım gönülsüz /Anam babam benden geçmiş

Elimi yuduğum pınar /Belimi verdiğim duvar Verdi gardaşım gönülsüz / Evde kaldı dokuduğum çuval

Ana- kız karşılıklı olarak Gelin kız: Evinizde yük müydüm / Bacanızda çöp müydüm Bu yıllık da durayıdım / Bir kız idim çok muydum

Gınacığım çamurdan mı /Sürmeciğim kömürden mi Niye ağlaman anası /Yüreciğin demirden mi? Annesi: Meşelerde meşelerde / Güllâp dolu şişelerde İki eli koyununda / Anan ağlar köşelerde

Çahlar çiçeklendi / Çiçekler göceklendi Ayrılık yalan derdin / Ayrılık gerçeklendi Kına yakıldı eline / Kuşak bağlandı beline Kızım kınan kutlu olsun / Anan ağlasın haline Gelin kızı kına gecesi için süsleyip hazırlarken, çoğu zaman uzun saçları kesilirdi İşte o zaman hep birlikte şu dörtlük söylenirdi: Dama koydum dolu testi / Seher yeli devre (ters)esti Anam, kıyamadığın saçlara / Eller makas vurdu kesti

Tüm bu maniler, yaşamın içindeki acıları ifade eden zengin halk kültürümüzün duygu yüklü deyişleriydi. Bu deyişler söylenirken çoğu zaman, davetliler de bu mânilere katılırdı.

Bu sırada bakır bir tas içinde kına yoğrulur, büyükçe bir tepsi veya sininin ortasına konur, etrafına da mumlar yakılırdı. Aile içinde bu işleri iyi bilen bir yenge veya hala elinde kına tepsisi ve kırmızı kına mendiliyle gelir, gelinin önünde dururdu. Gelin kız avucunu açmakta nazlanır, kına yakma görevini üstlenen hala veya yenge oğlan annesine dönerek, "gelin kız avucunu açmıyor" der demez, kayın valide hazırlıklı geldiği için küpe, yüzük, sarı lira, beşi bir yerde gibi kıymetli bir hediyeyi gelin kıza verirdi. Sonra kına tepsisi kızın başında çevrilerek "hayırlı uğurlu olsun" temennisiyle bir parça kına avucuna konur ve kırmızı ipek mendille bağlanırdı. Kalan kına gelen davetlilere parçalar halinde dağıtılırdı. Sonra eğlence başlar, çalgılar çalar, oyunlar oynanırdı. Eğer kızın ana- babası hayattaysa, gelen davetlilerden bazıları, "bizim çocuklarımızın düğünleri de analı- babalı olsun" temennisiyle, fincan, gibi küçük bir şeyi gizlice almaya çalışarak geceye heyecan katarlardı. Sonra şeker ve lokum ikram edilir, su içmek isteyenlere de "aileler arasına soğukluk girmesin" diye su verilmezdi. Böylece kına gecesi sona erer, çalgıcılar da yine "Cezayir Havası" (aynı zamanda Kalk Gidelim Havası da denir ) çalarlar ve konuklar yavaş yavaş kız evinden ayrılırlardı.

SAMAH:

Kız evinde kına hazırlıkları yapılırken, oğlan evinde de samah hazırlığı başlardı. Toplantı yemekli, içkili olarak ya damadın evinde veya masrafları üstlenen amca, dayı evinde yapılırdı. Sabah erkenden yemekler pişirilir. Etli pilav, bamya, üzüm boranası, yaprak sarması, patatesli kavurma köfte, pilâki vs. gibi yemekler hazırlanırdı. Bu arada düğün eğlenceleri boyunca, damadın aklı başında ve deneyimli arkadaşlarından biri, düğün eğlenceleri sona erinceye kadar damadın yanında olur, ona yol gösterir, hatta ondan sorumlu olurdu. Bu görevi üstlenen kimseye "sağdıç" denirdi. Sağdıç, damadın içki içmemesine ve ona bir zarar gelmemesine dikkat ederdi. Oğlan tarafında yapılan samah eğlencesi ve yemeğinden sonra, hep birlikte kız evine kına gecesine gidilirdi.

GELİN KIYAFETİ:

 Gelin hanımın giyeceği kıyafeti ailenin varlık durumuna göre değişirdi. 1900’lü yılların ilk çeyreğinde varlıklı bir ailenin gelin kızının elbisesi, "telli" denilen sırma dokumalı veya işlemeli atlas, yahut kadifeden olurdu. Kollar uzun ve bileklerden aşağı sarkık olur, ön yakanın açık kesimi tül veya dantel ile örtülür, göğüs kısmı dar kesim olup, içinden kopçalarla iliklenirdi. Entari göğüs altından ön tarafı açık "peş" ler birbirinin üzerine binecek şekilde kavuşturulurdu. İki yanı derin yırtmaçlı, ard etek bir buçuk arşın kadar (1 arşın = 68 cm. Osmanlı birimi) yerde sürünen uzunlukta dikilirdi. Bir başka model ise, yine telli dediğimiz gümüş sim ve ipekten çizgili dokunmuş genellikle sarı ve şarabi renklerin kullanıldığı kumaştan dikilirdi. Bu gelin elbisesinin modeli de yüksek belli, arka etek kırma ile genişletilerek, yaka ve kol bilezikleri kadifeden çalışılır, göğüs açıklığı dantel kumaşla kapatılarak, su taşı ve elde yapılmış kadife düğmelerle süslenirdi. Elbisenin tamamı elde dikilir, ince pamuklu kumaştan çift astar yapılırdı. Bu gelinlik elbiseler, düğün günü giyildikten sonra başka zamanlarda da "süslü elbise" olarak kullanılırdı. (Bu anlatılan gelinlik elbise babaannemizin gelinliği olarak "aile hatıralarımız" arasında muhafaza edilmektedir.) Gelin hanım ayağına sırma ve inci işlenmiş ucunda püskülü olan terlik giyerdi. Bu terliklere şıp şıp veya şipidik denirdi. Gelinlik kıyafetinden başka, mevsimine göre, kışlık veya yazlık 5-6 kat elbise, manto diktirilirdi. Saçına kırmızı kurdele bağlanır, sonra gümüş telli saf ipekten duvak takılırdı. 20. yy. başlarında Niğde'deki ilk kadın terzi Madam Olim idi. Rum ahaliden olan Madam Olim'in yanında yirmi kişi çalışarak terzilik yaparlardı. Sonraki zamanlarda beyaz, uzun gelinlik giymek ve beyaz tülden duvak takmak moda oldu. Gelinin saçlarına maşa ile bukleler yapılarak mum çiçekleri ve gümüşi teller takılarak süslemek âdeti yerleşti.

KIZ YANI:

Kına gecesinin ertesi günü olan Çarşamba günü "Kız Yanı" denilen eğlence başlatılır, gelin kızın evi uygunsa kendi evinde, değilse yakın bir komşunun evinde yapılırdı. Damat tarafı Perşembe günü kızı baba evinden alacakları için, gelin kızın baba ocağındaki, ana kucağındaki son günü olarak yapılan düğündü. Kız tarafı için biraz hüzünlü olurdu ama gelen davetlilerin şık giyimleri, takıları, oyun ve eğlenceleri günü hareketli ve renkli kılardı. Gelin kız yakın arkadaşları ve yengeleri tarafından giydirilirdi. Ayağının altına bakır bir sini koyarlardı. (kuvvetli olması için) Önce hiç konuşmadan çamaşırlarını giyer, sonra gelinlik entarisi yenge tarafından dua okunarak başının üstünde üç kere çevrilir ve giydirilirdi. Teli duvağı takılarak süslenen gelin odasından çıkar, gelen davetlilerin elini öpmesi bitince, iki elini göğsünün üstüne koyarak "divan" dururdu. Büyükler otur demeden oturmazdı. Kız yanı gelin hanımın baba evinde yapılan düğündü. Gelini görmeye gelen misafirlere, büyükçe bir sininin ortasına tabak içinde konulan akide şekeri, etrafına önce leblebi, sonra kuru üzüm ve de "karamanlı" dediğimiz çarşı fırınlarında pişirilen dörde bölünmüş ekmek dilimleri ikram edilirdi. Bu eğlence sadece hanım davetlilerden oluşur, çalgı olarak da yine def ve ud çalınırdı. Bazen gırnata da olurdu. Bu üçlü çalgı takımına "tam çalgı" denirdi. Kız yanı eğlencesine gelen misafirlerin bazıları gelin kıza hediyeler getirirdi. Eğer ailenin variyeti yerindeyse, aile içinde yakınları altın sarı lira, yüzük, bilezik takarlardı. Kızın ailesinin durumu pekiyi değilse, yakınları da, davetlilerden bazıları da bir miktar parayı, kızın annesinin avucuna ya elini öperken veya salâvatlaşırken kimseye göstermeden, gizlice verirdi. Bu paraya "benek" denirdi. Düğün evine bir çeşit yardım olan bu benekler, damlaya damlaya göl olur misali düğün masraflarını ödeme kolaylığı sağlardı. Burada benek vermenin, çok zarifçe düşünülmüş, mütevazı bir yardımlaşma geleneği olduğunu da söylemeden geçemeyeceğiz.

GÜVEY HAMAMI:

Perşembe günü, düğün günüdür. Sabah namazından sonra, güvey, sağdıç ve arkadaşları ile beraber hamama giderler, hamamı ve çalgıcı masraflarını akrabalardan birisi üstlenerek, düğün evine katkıda bulunurdu. Güveyi tellâk yıkar, kız evinden gönderilen hamam takımına silinirdi. Giyinirken de çalgıcılar yine coşkuyla çalar, bahşişlerini alırlardı. Böylece tamamlanan güvey hamamı töreni, çalgıcılarla birlikte damadın evine gidilerek sona ererdi.

GÜVEY GİYDİRME:

Yukarda anlattığımız gibi sandık günü "kalın" gönderilirken, kız evi damat için, gömlek, iç çamaşırı, fes, (giyim kuşam değişime uğradıktan sonra fes yerine şapka), rugan terlik, tespih, tabaka, çorap ve tıraş takımı, işlemeli tıraş önlüğü, havlu ve şapka örtüsü ile içine bir miktar harçlık konmuş cüzdanı kefiyeye sararak (kefiye: ipekten seyrek dokunmuş bohça) işlemeli bir bohçaya yerleştirir, damat bohçası denilen bu bohçayı da oğlan tarafına okuyucu kadınla gönderirdi. Güvey giydirme töreni de, damadın yakınları ve arkadaşları arasında yapılır, aralarında dua okuyacak bir hoca bulunurdu. Önce damat bohçası bir iskemle üzerine konur, duası okunur, "amin" denildikten sonra, yan odaya damatla birlikte geçilir, bohça açılırdı. Kefiye, damadın oturacağı iskemlenin arkasına serilir, güvey heyecanla giyinmeyi beklerken, gömlek önce küçük bir erkek çocuğun başından geçirilir, sonra damada giydirilirdi. Damat giyinirken arkadaşları eğlenmek için, giyim eşyalarından birini veya kemerini, ayakkabısının tekini saklayarak şaka yapar, biraz sonra damattan alacağı bahşiş karşılığında iade ederek, düğüne heyecan katardı. Giyinme işi bitince, damat misafirlerin yanına çıkar, önce babasının, sonra da gelen misafirlerin elini öperdi. Bu arada çalgıcılar da coşkuyla çalar, bahşişlerini alırlardı.

GELİN GETİRME:

Kahvaltı edildikten sonra, oğlan evinde misafirler toplanır ve kız evine gelin getirmeye gidilirdi. Halk arasında gelin getirme töreni iki şekilde yapılırdı:

1-Kızın çeyizleri arasında şilte ve kaynataya baş yastığı varsa, gelin taht-ı revanla getirilirdi.

2-Yoksa yaya olarak gelin alayı yapılırdı. Bu arada yine oğlan tarafından yakınları çeyiz almakla görevlendirilir, çeyizleri el birliği ile at arabasına yerleştirilirdi. Çeyizler verilirken kız tarafından hiç kimse yardım etmezdi. Kızın annesi, çeyiz taşıyan arabacıya peşkir hediye eder, bu peşkir atın kulağına bağlanırdı. Çeyizler verilirken, kız evinden açıkgöz birisi sandığın üstüne oturur yine bahşiş almadan sandığı teslim etmezdi. Variyeti yerinde olan damadın evinde gelin hanıma büyükçe bir oda ayrılır, karyolası kurulup, yatak serildikten sonra, nedir takımları, kanaviçe işlemeli, ucu dantelli beyaz şilte örtüleri "döğme" diye adlandırılan simli Maraş işlemesi kadife takımları da yayılır, yastıklarla süslenirdi. Yastıkların üstüne yine ucu beyaz dantelli kanaviçe işlemeli beyaz örtüler serilirdi. Sofra takımları, çarşaf takımları, havlular, danteller ve nakış işli örtüleri sandıklarda muhafaza edilirken, konsolun çekmecelerine çamaşır, gecelik ve pijama takımları yerleştirilir, üstüne de kenarı altın varaklı endam aynası konurdu. Pencere önüne minderleri, odasındaki banyoya da çeyizinde getirdiği hamam takımları, yerleştirilirdi. Kıbleye gelecek şekilde duvarın ortasına sırmalı kese içinde muhafaza edilen Mushaf-ı Şerif asılırdı. Lambası, şamdanı, sürahisi masa üstüne konur, sürahinin ağzına dantelli bir örtü örtülürdü. Gelin odası tanzim edildikten sonra kapısı kilitlenir gelin hanım gelinceye kadar kimse içeriye giremezdi. Sonraki yıllarda yaşam biçimleri değişerek, otomobiller hayatımıza girdiğinde, kız evinin kapısına sıra sıra, konvoy halinde arabalar dizildi. En öndeki çiçekler ve tüllerle süslenmiş olan gelin arabası oldu. Kız tarafı gelin alayına katılan bütün arabalara havlu, peşkir hediye verir, bu hediyeler de gelin alayındaki arabaların aynalarına bağlanırdı.

KUŞAK BAĞLAMA:

Gelin kız, gelinliğini giyip, süslendikten sonra baba evinden çıkmak üzere iken, varsa babası, (yoksa amca, dayı, ağabey) kırmızı genişçe bir kurdeleyi gelinin beline bağlamak üzere, 3 kere gelinin başında çevirir, hayır duada bulunarak; "Kızım, baba evinden alınla-tülünle çıkıyorsun, kocanın evinden de kefeninle çıkacaksın" diyerek yeni kurulan yuvanın dirlik- düzeni için nasihatte bulunurdu. Burada, anlatılmak istenen konu, kızın kocasının evinde geçim etmesi, sabır göstermesi ve küçük kusurları bahane ederek, baba ocağına dönmemesi ifade edilmektedir. Bu törenin sonunda gelin kız babasının, annesinin ellerini öper, onlarda kızlarına bilezik, küpe, yüzük gibi takılar takar veya çantasına bir miktar harçlık koyarken, baba ocağından, ana kucağından ayrılışın hüznünü yaşarlardı. Bu arada oğlan evinden gelin almaya gelenler ve çalgıcılar oturtulup, misafir edilir, şeker ve bisküvi lokum ikramlarında bulunulurdu. Daha sonra çalgıcılar "kalk gidelim havası" çalarlar, gelin başında al duvağı (kırmızı duvak) örtülü olarak baba evinden çıkarılır, kapıya çıkınca da başına, buğdayla karıştırılmış bozuk para saçılırdı. Etraftaki insanlar da bu paralardan alırlar ve uğurlu olması için saklarlardı. Kırsal kesimlerde, köy ve kasabalarda gelinler ata bindirilerek götürülür, bu kalabalığa da "Seğmen Alayı" denirdi. Gelinin gittiği yol boyunca çalgıcılar çalmaya devam ederlerdi. Bu arada sabah erken saatte alınan gelin çeyizleri, oğlan evine getirilir, gelin için ayrılan odaya kızın yakınları tarafından serilir, yerleştirilirdi. İşlerin ayna gibi parlak olması için de odaya bir ayna asmak uğurlu sayılan âdettendi. Oğlan evine gelen gelin ve damat eve girmeden önce bekletilir, hoca dua okurdu. Bu sırada kapı önünde kurban kesilir, birlikte kol kola girerek kesilen kurbanın etrafında 7 defa dolandıktan sonra, gelin hanımın önüne toprak bir testi veya çömlek konur, o da bu testiyi ayağı ile vurarak kırardı. (bu görenek, gelecekte gelinin sakar olmaması için uygulanırdı) Daha sonra kayınvalide gelinin avucuna bir kaşık bal koyar, gelin balı kapının üst pervazına sürer, (aile geçimlerinin tatlı olması için) kayınvalidesi "uğurlu, kademli olsun" diye temennide bulunurdu. İnsan hayatındaki her önemli olayda Kuran-ı Kerim'in korumasına sığınmamız gerektiğinden gelin hanım da kocasının evine ilk geldiği anda büyük validenin tuttuğu Kuran-ı Kerimin altından geçerler ve odalarına giderlerdi. Odaya girince damat besmele ile gelin hanımın duvağını kaldırarak yüzünü açar, sonra eşine gerdanlık, küpe, bilezik, gibi kıymetli bir mücevher hediye ederdi. Bu törene "yüz görümlüğü" denirdi. Sonra bir tepsi içinde ikram edilen iki bardak şerbeti içerek odadan çıkarlardı. Damat sağdıcının yanına gider, gelin de davetlilerin hepsinin elini öperdi. Bir başka âdet de, gelin hanım damat evine gelince bir iskemleye oturtulur, kucağına da küçük bir çocuk oturtulurdu. Gelin çantasında getirdiği çorap, mendil gibi küçük bir hediyeyi bu çocuklara verirdi.

GÜVEYLEME:

Gelinin hanımın kocasının evine geldiği gün, akşam yemeğini yakın akrabalardan biri üstlenerek evinde davet verirdi. Davet yemeklerinde, mevsime göre hazırlanan erzaklardan evde kesilip kurutulmuş, kuşgözü erişteden çorba, yahni, pirinç pilavı, (mevsim yaz ise) koruklu bamya (kış ise) kuzu etli kuru bamya, üzüm boranası veya ayva boranası, kavurma köfte ve en sonunda da kıvrım börek ikram edilirdi. (kıvrım börek: yöremizde evde açılan bir çeşit baklava) Yemekler yenir, kahveler içilir, yatsı ezanına kadar eğlenilirdi. Sonra ailenin erkekleri ve damat sağdıcı ile birlikte, yatsı namazını kılmak için camiye giderler, dönüşte de tüm yakınlarıyla hep bir ağızdan "Allahümme salli Alâ" diye salâvatlar getirerek, fener tutanlar yol gösterir, tüm misafirler, gelin ve damat oğlan evinin önüne gelirlerdi. Büyüklerden biri veya varsa hoca dua okur, sonra içeri girerlerdi. İçerde gelin, aile büyüklerine kahve ve tatlı ikram eder, (kız annesi, düğün sabahı oğlan evine bir tepsi kıvrım börek veya baklava gönderirdi.) büyükler de tatlılarını yer, kahvelerini içerler ve "Allah geçim dirlik versin" temennisinde bulunurdu. Büyükbaba oğluna üç defa "haydi istirahat edin" sözünü söyleyince gelin ve güvey odalarına çekilirlerdi. Hiç konuşmadan çeyiz seccadesini yayarak iki rekât namaz kıldıktan sonra, gelinin annesinin gönderdiği ve süslü bir tepsi içinde odalarına konulmuş tatlıdan yerlerdi. Bu sırada evdeki yenge hanımlardan biri veya okuyucu kadın gelin ve damadın bir şeye ihtiyaçları olursa diye dışarıda beklerdi.

YÜZ AÇIMI (ÇİT ÖRTME) :

Ertesi sabah (Cuma) gelin hanımın odasında ayak sesleri duyulunca yenge hanımlardan birisi gelinle damadı odalarından alır, hep birlikte kahvaltı ederler, sonra gelin hanım aile büyüklerine getirdiği hediye bohçalarını verirdi. Büyük peder ve büyük valide gelinlerine beşi bir yerde takarlardı. Variyetleri iyi olanlar da armalı beşli denilen Reşadiye (Reşat altını) takarlardı. (aile içinde herkese ayrı hazırlanan hediye bohçalarının üstüne kime ait olduğunu bildiren pusulalar iğne ile tutturulurdu.)

O gün Cuma’dır. Yüz açımı veya duvak açma dediğimiz düğün olacağı için, damat evden erken ayrılır, gelin hanım da öğleden sonra tekrar gelinliğini giyer, süslenir, yüz açımı törenine gelen misafirleri karşılardı. Bu törene kız tarafı da davet edilir, çalgılı eğlence olurdu. Kız Yanı da olduğu gibi sini içinde akide şekeri, leblebi, kuru üzüm ve Karamanlı ekmek ikram edilirdi... Yüz açımı günü eğlenceye iştirak eden akrabalara, yakın komşulara oyalı mendiller hediye edilir, yakalarına iğne ile tutturulurdu. Tam çalgı çalarken hanım davetliler de oynayarak eğlenirlerdi. Böylece oğlan tarafının düğünü de sona ererdi. (Daha sonraki yıllarda bu son gün düğünü, kiralanan sinema salonlarında çalgıcılar tutularak da yapılır oldu.) Niğde düğünlerinde, genellikle Niğde Bağları, Kozan Dağı, Sille, Konya, Keklik,Süpürgesi Yoncadan, Sebep, Develi Daylak, gibi yöre türküleri çalınıp söylenirdi.

EL ÖPME:

Düğünün bittiği hafta içinde, önce kızın annesine el öpmeye gidilir, anne de tüm aileyi yemeğe davet ederdi. (Güveyleme bölümünde bahsedilen davet yemekleri pişirilip hazırlanır ve daima yukardaki sırayla ikram edilirdi.) Gelin hanımın annesi kızını damadını, büyükbaba ve validelerini varsa, kardeşlerini de bu yemeğe davet eder, sonra da damadına ve kızına el öpmelik olarak imkânlarına göre beşibiryerde veya sarı lira armağan ederdi. Diğer günlerde yakın akrabalar, sırayla gelin daveti yaparlar, onlara giderken de gelin hanım getirdiği hediye bohçalarını götürürdü. Akrabalardan davet veren evin hanımı gelin hanıma el öpme hediyesi olarak yazma(yemeni), eşarp, çorap, terlik gibi hediyeler verirdi. Bu el öpme ve gelin gezdirme görenekleri, akraba ve hatırlı komşular arasında günlerce, hatta haftalarca sürer, böylece de gelin ve damat her iki taraf ailelerini ve akrabalarını yakından tanıma ve kaynaşma imkânını bulurlardı.

SES SAKLAMA:

Çok eskiden gelinler çok genç ve tecrübesiz olduğu için, kayınbabalarının ve ailedeki diğer erkeklerin yanında yüksek sesle konuşmazlardı. Kendisine bir şey sorulacak olursa fısıltı halinde kısaca cevap verirlerdi. Buna "ses saklaması" veya "gelinlik etmek" denilirdi. Gerekçesi de, "gelinler çok genç ve toy olduklarından büyüklerine karşı hata yapıp mahcup olmasınlar" diye düşünülürdü. (Kaynak Kişi: Ulviye Erandaç Başkan)

CENAZE MERASİMLERİ

Hane içinde veya mahallede, iyileşeceğinden ümidi kesilen hastanın yanında, yavaş sesle Kur'an-ı Kerim okunur, şifa temennilerinde bulunulurdu. Emr-i Hak vaki olduğunda, hemen yakın akraba ve komşulara haber verilirdi. Metanetli ve tecrübeli bir yaşlı abdest alıp, tekbir getirerek mevtanın çenesini temiz bir tülbentle bağlar, elleriyle yavaşça sıvazlayarak gözlerini kapatırdı. Ölen kimsenin bedeninin düzgün şekilde soğuması için ayak başparmakları da birbirine bağlanırdı. Sonra tüm yüzü ve bedeni beyaz bir çarşafla örtülerek, yer yatağına alınır, karnının üstüne makas veya bıçak konurdu. (Eskiden morg ve gasil haneler olmadığı için kabir hazırlanıncaya kadar, cenazeler evin uygun bir odasında bekletilirdi.) Hayat veya avlunun bir köşesine hazırlanan ocak üstündeki kazanda su ısıtılarak perdeler gerilir, mevta hatun ise hanım hoca tarafından, erkek ise, erkek hoca tarafından besmele okunarak yıkanır, abdest aldırılır, gülsuyu serpiştirilerek usulüne göre kefenlenir. Mevta yıkanırken aileden metanetli olan yakınlarından bir- iki kişi de bu hizmette görev alır. Günümüzde bu işler, yerel yönetimlerin hizmeti olarak programlanmakta ve hastane veya mezarlıkların gasilhanelerinde yapılmaktadır. Dini usullerde hazırlanan cenaze camiye götürülerek cenaze namazı kılınır. Defin işlemi tamamlandıktan sonra, merasime katılanlar hep birlikte cenaze evine gelirler aileye taziyelerini bildirirler. Bu sırada önceden hazırlanan tepsiler içine konulma kuru üzüm ve ekmek dilimleri, taziyeye gelenlere ikram edilir. Akşam namazından sonra davet edilen birkaç hoca, gündüz hazırladıkları Hatm-i Şerifin son cüzünü tilavet ederek ailenin cümle geçmişlerinin ruhuna dua ile bağışlarlar. Sonraki günlerde ailenin yakın akraba ve komşuları aralarında anlaşarak sırayla cenaze evine yemekler getirir, acılı evde en az yedi gün tencere kaynatmazlar. Yine yedi gün, Mülk Suresi ve Yasin Suresi okunur, ahrete intikal edenlerin ruhuna bağışlanır. Taziyeye gelenlere "hoş geldiniz" denilmez, baş hafifçe öne eğilerek selamlanır, taziyeye gelenler ev sahiplerine "başınız sağ olsun" der, evden ayrılırken de "Allah soğukluğunu versin, başka acı göstermesin" gibi temennilerde bulunurlar.

Üçüncü günü mevtanın çamaşırları yıkanıp, temizlenir, ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere ayrılır. Hane içinde yemekler pişer, uzaktan ve yakından gelenlere ikram edilir. Günümüzde aşevlerine sipariş edilen yemekler garsonlar tarafından servis edilmektedir. Akşam namazından sonra yine cami imamı gelerek Yasin-i Şerif ve Mülk surelerini okur. Böylece uzaktan veya gurbetten gelen akraba ve tanıdıklar cenaze evinden ayrılırlar. Bunu takip eden günlerde yas tutularak, eğlenceli toplantılar yapılmaz, gezmeye ve hamama gidilmezdi. Kırk gün içinde, uzaktan yakından taziyeye gelenler olur. Elli ikinci günü ya bir aşçı tutularak veya aile içinde mutfak tecrübesi olanlar hep birlikte büyük tencere ve kazanlarda çorba, kuzu eti, pirinç pilavı, ekşili bamya pişirirler. Tüm akraba, komşu ve tanıdıklar akşam yemeğine çağrılır, hatta bir grup talebe veya fukara da doyurulurdu. Yemek sonrasında hatim duası okunarak o ailenin ve uzaktan-yakından geceye iştirak edenlerin ecdadının ruhlarına bağışlanırdı.

TOPLUM HAYATI 

Niğde’de toplum hayatı, sosyal dayanışma içinde geçerdi. Daha önceki konu başlıklarımızda da anlatmaya çalıştığımız gibi,  doğum, sünnet nişan, düğün,  bayram ve ölüm günlerinde daima görev paylaşımı ve dayanışma vardı. Mahalleye yeni taşınan bir aile, önce mahalledeki komşuların, “hoş geldiniz”  ziyaretine gelmelerini bekler ve kısa bir zaman sonra ziyarete gelenlere mutlaka iade-i ziyarete giderlerdi. Günlük hayatta her Niğdelinin evi misafire açıktır. “Komşuluk hakkı” diye bir kavram vardı. Komşuya  “hakkınızı helal edin” derlerdi. 

Günlük hayatta,  mahalle içinde sokakta erkekler birbirine selamın aleyküm veya merhaba der, hanımlar da uğurlarolsun diyerek selâmlaşırlardı. Günün herhangi bir saatinde toplanan hanımların yanına sonradan katılan hanım , “Bu zamanınız hayır olsun” diye selâm vererek girer, oturan hanımlar da toplu halde “Akıbetin hayır olsun” diyerek selamına karşılık verirlerdi.

Mahallenin gençleri yolda bir ihtiyara rastladıklarında yol verir, elindeki paketini veya çıkınını taşımasına yardım ederek gideceği yere götürürlerdi.

Çocuklar veya gençler, büyüklerinin ellerini öptükleri zaman,”Berhüdârol evladım, el öpenlerin çok olsun”,  “Oh benim paşa oğlum” veya “ Hanım kızım sen çok yaşa, kırk bir kere maşallah”  gibi güzel sözlerle temennilerde bulunurlardı.

 Kibar çevrelerde kapıdan içeri girerken, dışarı çıkarken yaşlı ve büyüklere yol verilir, aynı yaşta olanlar da karşısındakine öncelik tanıyarak,”rica ederim, siz önden buyurun” diye nezaket gösterir diğeri de, “Estağfurullah, zat-ı aliniz buyurunuz”  diye iki adım geriden gelirdi. 

Bundan başka,  tanımadığı bir kişiye adını sorarken, İsm-i âlinizi bahşeder misiniz lütfen?”  yine,  güzel sözler söyleyene karşı, “İltifat ediyorsunuz” ,  “Çok mültefitsiniz efendim”  “ Affedersiniz”, “Ne haddime” “ Bendeniz”   “ Baş üstüne efendim,  reca ederim” gibi tabirler sıkça kullanılaraknazik sözler söylenirdi.  

Halk arasında bir konu anlatılırken istenmeyen bir ifade kullanılacaksa, “ Hâşa huzurdan dışarı”,“Sözüm yabana”  veya  mide bulandırıcı ve nahoş bir  konu anlatılıyorsa, “yüzünüze gül suyu”  diye hoş bir hatırlatma yapılarak özür beyan edilirdi..

Konular Atasözleriyle süslenir, “Ataların bir temsili vardır”, “Temsilde hata olmaz”, “söz temsili”  diye,  örnekler verilirdi.

 Sabahları okula giden çocuklar “Allaha ısmarladık” diyerek evden ayrılırken,  anneleri ve büyük valideleri, “Güle güle evlâdım, Allah zihin açıklığı versin “ diyerek uğurlarlardı.

Yine evin babası,  sabah işine giderken hanımı tarafından evde eksik olan erzakların siparişleri verilerek, “Allah,  bol rızık ve helâl kazançlar nasip etsin” diye dua edilir ve selâmetle uğurlanırdı.

Misafirler teşrifat kaidelerine uygun olarak temenna ile karşılanır, temenni ile uğurlanırdı.

Akşam iş çıkışında beyler çarşı esnafıyla selâmlaşır, hasbıhal eder, erzak alışverişini yaparak evine dönerdi. Bütün gün ev işlerinden yorgun düşen hanımı güler yüzle kapıyı açar, “Hoş geldiniz …. Bey” diyerek karşılardı. Baba, iş elbiselerini çıkarır, gecelik entarisini, hırkasını, terliğini giyer, pencere önündeki köşe minderine otururdu.  Yorgunluk kahvesi içerken akşam ezanını bekler, bazen de Kuran-ı Kerim okurdu. Bu arada çocuklar ve tüm hane halkı bir araya toplanırdı.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine gelinceye kadar,  evlerde taşınır mobilyalar kullanılmadığı için, yemekler yer sofrasında yenirdi. Bakır sini veya tahtadan yuvarlak bir sofranın çevresine, ayaklarını altına alarak otururlar,  sofra örtüsünü de dizlerine çekerek,  ekmek kırıntılarını yere dökmemeye çalışırlardı. Büyük dede veya babalar minder üstünde bağdaş kurarak otururlardı. 

Yemekte çatal kullanılmaz, sadece tahta kaşık kullanılırdı. Yemekler yerdeki sofra üstüne konan sinide,  aynı kaptan yenirdi.  Sofradakilerin kendi önünden başkasının önüne kayması,  siniye yemek dökmesi,  parmakların yalanması, ağzın şapırdatılması ve ortadaki yemeğe uluorta dalınması ayıp sayılırdı ve hoş karşılanmazdı.  Yemek bitince, el tasıyla sıcak sabunlu su ve peşkir gelir, elini yıkayan büyükler kahvelerini içerken çubuklarını da tüttürürlerdi. Baba, “Allah artırsın, sofrayı kuran kaldırsın” diyerek köşe minderine çekilirdi.

Bundan sonra çocuklarıyla mektepleriyle ilgili sohbet eder, aile içinde muhabbet alır başını giderdi.

Cuma günleri komşu ve akraba büyüklerine “Cuma Ziyareti”ne gidilirdi. Herhangi bir vesile ile dostlar arasında hediyeleşmeler olur, hediye alan hediye verene teşekkürünü bildirirken,

Kesenize bereket, Allah ahrette başınıza gölge etsin inşallah”  diye duada bulunurdu.

Maalesef günümüzde mahalle kavramı hızla yok oldu. Mahalle sakinleri,  eskiden olduğu gibi,  tek bir vücudun uzuvları gibi birbirine bağlı yaşayan topluluklar değil, sadece belediye teşkilâtının bir cüzü olarak mevcuttur. Günümüzde mahalle sakinlerinin yerini yavaş yavaş alt kattaki üst kattakinden habersiz,  ölümüne dirimine kayıtsız,  çoğu zaman birbirlerinden bir selâmı dahi esirgeyen, apartman sakinleri aldılar.   

MEKTUPLAR

Gönlün olduğu gibi kâğıda dökülüşüydü. İnsanları sevindiren haberler getiren, hasretleri dindiren, samimiyet yüklü okuyunca koklayarak göğsümüze bastırdığımız kıymetli mektuplar,nasıl da hayatımızdan sessizce çıkıp gittiler. Hâlbuki mektuplar hayatımızda ne kadar önemliydi. Zarfına, kâğıdın rengine, yazısının düzgün ve okunaklı olmasına ve ifadelerinin güzelliğine ne çok itina ederdik. Mektupla haberleşme, 1970’li yılların ortalarına kadar devam etse de, önce telefon, sonra da ileri teknoloji ile bilgisayarla haberleşmenin kolaylığı,  ne yazık ki hayatımızdan mektupları alıp götürdü.

“Canım Anacığım, Kıymetli Babacığım, Biricik Kardeşim” ne kadar sıcak ve ne kadar içtendi.  Asker mektuplarıvardı. Gurbet ve hasreti anlatırdı ama cesur ve yürekli mektuplardı. Aile fertlerinden başka,  yakın komşulara, akrabalara, arkadaşlara tek tek isimleri yazılarak selam gönderilirdi. Hatta bazı asker mektuplarında, gurbet ve ayrılık hasretinden ahırdaki buzağı, inek, evdeki kedi bile sorulurdu.

 Dost ve arkadaş mektuplarında vefa vardı,  güven vardı. Sırdaş mektuplardı.

Aile içinde ve arkadaş arasında samimi yazılan mektuplar vardı. Selam cümlelerinden sonra latife olsun diye

 “Kestane kebap / Acele cevap” diye kısa bir tekerleme yazılırdı.

Aşk mektupları vardı.  Kâğıtları ve zarfları itina ile seçilmiş,  kelimeleri duygu yüklü, bazen sayfalarına gözyaşı damlamış, bazen yüreğinin yangısını ifade eden ucu yanık mektuplar olurdu.  Heyecanla defalarca okunur, ipek bohçalar içinde sandığın bir köşesinde yıllarca itina ile saklanırdı.

Okuryazarlığın az olduğu yıllarda mektuplar, mahalledeki güvenilir, sır saklayan tanıdıklara yazdırılır, okutulurdu. 

 İşte size 1900’lü yılların başında doğmuş, Osmanlı döneminde yetişmiş, Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden biri olan Adviye Hanım’ın mektubu:

Nur-u aynım, derunum, ruh-u revanım,

Hayli vakittir mûcib-i meserretim olan tahrîrât-ı alilerinize nâil olamadığımdan, zihnim türlü türlü fikirlerle perişan, eşk-i çeşm-i nümâyandır.

Gül gonce-i muhabbetimize diken mi saplandı? Yoksa Allah vermesin hastalık gibi bir zuhur mu vukua geldi? Nur-u didem, sürur-u sinem, ciğer köşem…

Diyerek başlayıp en kalbi duygularla devam eden mektubun günümüz Türkçesiyle anlamı:

“Gözümün nuru, Uzun zamandır sevincime sebep olan değeri yüksek mektuplarınıza sahip olamadığımdan,  aklıma türlü türlü kötü fikirler gelmekte ve perişan olmaktayım. Gözlerimden akan yaşlar ortalıktadır. Gül ve goncanın birbirlerine olan bağlılığına benzeyen muhabbetimize diken mi saplandı?  Yoksa Allah vermesin,  sizde hastalık gibi bir şeyler mi oluştu? Gözümün nuru, gönlümün sevinci…

Kaynak kişi: ** Mine  Tezer Yontar**

Kim bilir belki de sadece uzaktan görerek âşık olduğu sevgilisine yazdığı şiir gibi duygu dolu mektuplar işte böyle idi.  Hepsi de elimizden kaydı, hayatımızdan çıkıp gittiler.

Mektuptan bahsedilince örnek olarak Muallim Şehit Hasan Ethem’in Validesine yazdığı mektubu nakletmemek olmazdı sanırım işte Muallim Şehit Hasan Ethem’in mektubu;


Valideciğim,

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesine,

Nimet Amiz mektubunu, Divrin Ovası (İnli kasabasından bahsediliyor) gibi güzel, yeşil bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde (gölgesinde) otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Böyle mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.

Gözlerimi açtım uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgârlarla mukavemet edemeyerek eğilmesi bana, annemden gelen mektubu selamlıyormuş gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğip kalıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere bana validemden gelen mektuplardan dolayı gülüyor, oynuyor ve köpürüyordu. Başımı kaldırdım gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Benim sevincime iştirak ettiğini yapraklarıyla rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalma baktım, güzel bir bülbül tatlı sedasıyla tebşir ediyorlardı. (Müjdeliyorlardı). Hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarıyla göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri

- Efendim, çayınızı buyurunuz, içiniz dedi.

—        Pekâlâ dedim.

Aldım baktım sütlü çay.

—        Mustafa sütü nereden aldın dedim.

—        Şu derenin kenarında yayıla, yayıla giden sürü yok mu?

—        Evet. Dedim. Evet, ne kadar güzel.

— İşte onun çobanından aldım, parasız.

Yüz dirhem süt, hem de su katılmamış, Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

Ey Allah’ım bu ovada bu ezan sesi ne kadar güzeldi. Bülbül sustu, ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes her şey bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. 0 dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat arasında namazı kıldım. 0 güzel yeşil çayırların üzerinde diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağasını ve debdebesini unuttum. Ellerimi açtım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim ki:

Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten, koşan, şu gezen, meleyen koyun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halik’ı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklere bırak. Çünkü böyle güzel yerler mukaddes tanıyan ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

Ey benim Ya Rabbim! Şu kahramanların bütün dilekleri, ismi celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Bu şerefli dileği ihsan eyle. Huzurunda titreyerek böyle güzel sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün, bütün mahvet, diyerek bir dua ettim, kalktım. Artık benim kadar mesut benim mesrur bir kimse tasavvur edilemez.

Anneciğim oğlun Halit’te benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burasıymış. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da bizi de götürürler bir düğün yaparız olmaz mı?

Kadire mektup yazdım. Valideciğim evdeki senet vs. kimselere katiyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme O parayı vermezse, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık yalnız zaman ister. Valideciğim çamaşır falan istemem, paralarım duruyor

Allah razı olsun.

Oğlun Hasan Ethem

4Nisan1331/17 Nisan 1915

Kaynak: Cephede Bir Muallim Şehit Ethem

Mustafa CANBEY

ÂHİRET KARDEŞLİĞİ

Örneklerini Âhilikte gördüğümüz “yol arkadaşlığı” geleneği,  toplum yaşamında “rehber”, “musâhib”  “yol kardeşliği” kavramlarının devamı olarak hanımlar arasında  “ahret kardeşliği” adı altında uygulanırdı.

Birbirine sevgi ve saygısı olan,  güvenen ve dostluklarını ölünceye kadar devam ettirmek isteyen iki hanım olgun yaşlarına gelince dünyadaki bu güzel dostluğun ahret âleminde de devam etmesini dileyerek bir karar alırlardı.  Buna “ahretlik olmak ”  denirdi

Ahret kardeşi olmanın ritüeli vardı. Önce kendi aralarında  “ahretlik olalım” diyerek sözlü akit yaparlar, sonra da bu kararlarını diğer akraba ve arkadaşlarına duyurmak için evlerinde toplantı düzenleyerek misafirlerine çeşitli ikramlarda bulunur ve dualar okuyarak “ahretlik” olduklarını ilan ederlerdi.

 Ahret kardeşi olanlar,  şartları ne olursa olsun,  varlık ve darlık zamanlarında, sıkıntılı ve sevinçli günlerinde birbirlerinin yanında olur,  her türlü zorlukta el ele, gönül, gönül’e kardeşlik paylaşırlardı. Bayram ve Kandil günlerinde,  birbirlerine hediyeler verirlerdi.

  Ayrıca ahret kardeşi olanların çocukları, “ahret annemiz” diye hitap ederek, saygıda kusur etmemeye çalışırlardı. Hatta evlenecek çocuklarının söz kesme, nişan, düğün törenlerinde aile büyüklerinin yanında yer alırlardı.

 ** Günümüzde maalesef menfaat ilişkilerine dayanan sözde arkadaşlıklar olduğu için, ahret kardeşliği de önemini yitirmiştir.**  

EVLERDE KAHVE SOHBETLERİ

Adına “hayat tarzı” dediğimiz ve insanı âdeta törene dönüştürülmüş bir zaman dilimi içinde yaşatan geçmişe ait toplumsal alışkanlıklarımız, sohbet kültürünü de beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla Türk Kahvesi, lezzetinin yanı sıra kültürün, sohbetin ve hatırın paylaşıldığı bir içecek olarak, misafir ikramlarımızın da vazgeçilmezi olmuştur.

Misafirlikler derûni sohbetlerle yapılırdı.

 “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane

Gönül sohbet ister,  kahve bahane. “

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.”  gibi güzel ifadelerle, sohbet ve hatırın önemi vurgulanırdı.

Arka arkaya harpten çıkmış Türkiye’mizin kahve bulamadığı en fakir günlerinde bile nohudun kavrularak kahve yerine içilmesi Türk Kahvesi’ni baş tacı yapmıştır.

Osmanlı döneminde henüz mahalle kahveleri yaygın değilken, ekâbir sınıfı veya ağalar, beyler, evlerinin bir odalarını her akşam mahalleli komşu ve dostlara açık tutarlar, sohbetler yapılırken gelen misafirlerine kahve ikram ederlerdi. Tabii bunun için hiçbir ücret alınmadığı halde bu uygulamaya oda işletmek denirdi.  Misafir kabul edilen bu odalara  “erkek odası”  denirdi.(Niğde eşrafından olan dedem merhum Hacı Cemal Efendi de on sekiz yıl oda işletmiş, babaannem Hacı Nuriye Hanım da her akşam gelen onlarca misafire mangal ateşinde sabırla kahve pişirmiştir.)

Sonraları mahalle kültüründe, komşular erken kalkarak işlerini bitirir, birbirlerine sabah kahvesine giderlerdi. Bazen de pencereden,  “Huu, ayol evde misin,  sabah kahvesine geleceğim” diye seslenirlerdi. Sonra da kuşluk vaktinde gelen bu misafirlere klâsik Türk Kahvesi veya sütlü kahve ikram edilirdi.

Eski zamanlarda komşu ve akrabalara haber verilmeden, çat kapı gidilen ziyaretlerde, kahve sadece sabah saatlerinde değil, günün her saatinde ikram edilirdi.

Evlerdeki odun sobası ve yanındaki köz ateşi için hazırlanan topraktan veya bakırdan bir mangal hazır bulunduğundan, evin gelini veya kızı tarafından ateş küreği ile sobadan köz alınarak mangala konur, üstüne de bakır cezve oturtulurdu.  Bu arada mangalın yanındaki maşa ile ateş eşelenir, kahvenin kabarması beklenirdi. Kahve pişirilmesi kişiye özel olurdu. Misafire  “Kahvenizi nasıl içersiniz?” diye sorulur, alınan cevaba göre,  orta şekerli, az şekerli veya sâde olarak pişirilirdi.  Herkes kendi damak zevkine uygun olan kahveyi içerdi.

Kahve ikram edilirken, tepsiye mutlaka bir bardak su konur,  kahve içmeden önce birkaç yudum su içilerek ağızda kalan başka tatlar yok edilir, sonra kahve içmeye başlanırdı.   

Kahve, Osmanlı döneminde mutfaklarımıza girmiş,  soylu bir ikramdır.  Genellikle büyükler içer, gençler ve çocuklar itibar etmezlerdi. Büyükler kahvelerini höpürdeterek içerken, çocuklar da patlamış veya haşlanmış mısır, meyve çeşitlerinden yerlerdi. İçilen kahvenin fincanı iade edilirken “Ziyâde olsun,  Hicaz kahveleri olsun.” diye güzel temennilerde bulunulurdu.

16. yüzyılda Yemen Valisi Özdemir Paşa tarafından kahve çekirdekleri İstanbul’a getirilmiş, saray çevresine tanıtılmıştır. İlk olarak Tahtakale’de işlem görerek içilecek hale getirilmiştir. Zaman içinde İstanbul ve Anadolu’ya, sonraları fetihlerle Avrupa’ya tanıtılmış ve Türk Kahvesi olarak sahiplenilmiştir.  Kahvenin pîri,  Şâzeli tarikatının kurucusu, Hasan –Es Şâzeli idi. İlk kahveyi Habeşistan’ın yüksek yaylalarından Yemen’e getirenler de yine Şâzeli tarikatının dervişleri idi. Yemen’den İstanbul’a Kâbe toprağını öpen hacılar getirmiştir. Bu sebepledir ki, kahvenin her zaman hatırı büyük olmuştur.

ÇAY SOHBETLERİ

Öncelikle çay için söyleyeceğimiz birkaç sözümüz var:

Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemlerinde yemeklerden sonra kahve içmek âdetti.  17. yy Osmanlı’sında kahvenin yanında çay da içilmeye başlanmıştır. Hatta 1800’lü yıllarda birkaç defa çay yetiştirilmeye çalışılmışsa da,  başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Nihayet 1917 yılında ilk defa Doğu Karadeniz’de yapılan çay tarımı başarılı sonuçlar vermiştir.

Çay tarımının yapılıyor olması elbette ki,  çay içicilerinin sayısını artırmış ve çay Anadolu’ya yayılmıştır. Ancak ikinci dünya savaşı sırasında yurt dışından kahve getirtilememesi ve gelen kahvenin pahalı olması sebebiyle çay tüketimi artmış ve yaygınlaşmıştır. Ta Osmanlı’dan bugüne, çaydanlık ve demlik adıyla bildiğimiz, özel kaplarda demlenerek içilen çay, Türkiye’de de üretilmeye başlayınca milli ikramımız olmuştur. Böylece de Türk kahvesinin ardında değil, önünde yer alan bir ikram oldu. Çünkü dünyaca bilinen Türk kahvesi, ya kahvaltıdan sonra ya da yemeklerin üstüne içilerek yaşanan bir keyif olarak bilinir. Hâlbuki sabah gözümüzü açtığımızda demlenen çay, günün her saatinde hatta gecenin geç saatlerine kadar içilebildiği için, günlük yaşamımızda ayrı bir yeri vardı. Günümüzde zamana karşı dirense de,  maalesef hızlı yaşamdan çay toplantıları da nasibini alıyor ve bize eski tatları aratıyor.

Zamanın bol kullanıldığı, tüm aile fertlerinin bir araya gelebildiği kahvaltı sofralarında, kızarmış ekmek üzerine sürülmüş tereyağı ve reçele eşlik eden bir bardak demli çay,  ince belli, kızıl saçlı bir kadın kadar hoş görünümlüydü.

Gün içinde oradan oraya koşarken yorgun düştüğümüzde, açlıktan kazınan midemizi bastıran simitle birlikte içilen çay, cankurtaran gibiydi.

Çay evleri vardı, sıcacık, samimi, otantik. Duvarlarında sırları dökülmüş aynalar olur, gerçekleri yansıtırdı. Sahtelikler yoktu o zamanlar.

Çay bahçeleri vardı, geniş, ferah, gölgelik ruhlara dinginlik verirdi. Günümüzde birer birer yok olup, apartmanlarla doldular.

Nargile tiryakileri çayı, tömbekilerine katık eder, fokurdata fokurdata içtikleri nargileyi çayla bitirirlerdi.

Her yerde, her zaman, tam kıvamında ve tadında demlenen çay için, “Emirgân çayı gibi olmuş” benzetmesi yapılarak iltifat edilirdi.

Seyrederken her karesi bir tablo güzelliğinde olan NİĞDE BAĞLARI’NDA, yeşillikler içinde komşularla içilen çay, derinleşen dostluklara kapı açardı. Akşam misafirliklerinin vazgeçilmez ikramıydı.

Evin küçük çocuklarıyla komşulara haber salınırdı: “Bir mâniniz yoksa annemler size gelecek” denilerek, kalpten kalbe muhabbetlerin süzüldüğü çay sohbetlerinde buluşulurdu.

Çay olunca sohbet olur, sohbet olunca dostluklar pekişirdi.

Semaverde demlenerek çardaklarda içilen çay, emek isterdi. Tıpkı dostlara,  sevgilere verilen emek gibi.                            

Bir araya gelen dostlar,  bazen içtikleri çayla coşar,

Çayın rengi güldendir /  Doldurması sizdendir

İçin a dostlar için / Çay sahibi bizdendir                                                                                                                

Gül bülbülü çok sever / Her zaman Hakk’ı över

Çayı koyu demleyin /  Pirim çayı çok sever

                                  

Doldur derviş çay doldur / Doldur kardeş çay doldur

Böyle meclis bulunmaz  / Allah diyerek çay doldur


Diyerek çay kasideleri okurlardı...

Büyüklerimiz:  “Çay, lebrenk, lebrîz, lebaleb yâr elinden içilir” demişler.  (Anlamı, çay, dudak rengi, ağzına kadar dolu ve ağız ağza yâr elinden içilir)

Çay tiryakileri de, şerait-i selase dedikleri şu üç şartın bir arada olmasına dikkat ederlerdi: Leb-renk, leb-suz ve leb-riz. Yani çay bardağı, dudak renginde, dudağı yakacak sıcaklıkta ve ağzına kadar dolu olmalıdır.

Böylesine özetlediğimiz o güzelim çay sohbetleri 1930‘lu yıllardan itibaren, lüks otellerde sadece five o’clock tea (beş çayı) olarak değişti ve bardaktan fincana geçiş başladı. Evlerde porselen çay takımları yer aldı. Kalitesine göre sosyal statü göstergesi oldu.

Sadece Türkiye’ye has ince belli çay bardağımızın, dünyadaki yüzlerce çeşidinin arasında hiç benzeri yoktur. Öylesine akıllıca düşünülmüş bir tasarımı vardır ki, insan inceledikçe onu daha çok sevmeye başlıyor. Özellikle belinin ince oluşu, kolayca kavranıp elde tutulabilmesi, hem çayın soğumaması hem de çayın sıcaklığıyla elin ısınmasını sağlamak amacıyla yapılmıştır. Alt tabanının kalın olması, yine çayın geç soğuması içindir. Ağzının genişliği, üst kısımdaki çayın çabuk soğuyarak içen kimseyi yakmaması için düşünülmüştür. Bardağın ağzındaki kalın cam çıkıntısı, gövdeden gelen ısının düşerek, dudağı yakmaması için tasarlanmıştır. Yuvarlak yapısıyla da, ağzımıza uygun bir biçimselliği vardır.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığım bu geleneksel çay bardakları, demlenerek hazırlanan çay için üretilmiştir. İçine poşet çayları kabul etmediği için,  maalesef evlerimizde bile, o ince belli, zarif çay bardakları yerine, büyük boyda, kaba görünümlü, ağır ve kalın camlı sözde çay bardakları tercih ediliyor.

Dikkat ettiyseniz, şimdilerde ev sahipleri, misafirlerine;”çayınızı fincanda mı,  yoksa bardakta mı içersiniz?” diye soruyorlar.

 Kültürümüzü elimizde tutmak için çaba gösteren,   birbirlerine selam vermeyi yüksünmeyen insanlarıma:

               

“Vakit varken çayımıza sahip çıkalım

 Yitirilen değerler geri gelmiyor” diyerek konumuza geri dönelim. 


Çay sohbetleri için misafirliğe gidenler,  oradan ayrılırken, “Bize de buyurun, bekleriz”  diyerek dostlukların devamı için kendi hanelerine davet ederlerdi.

HASTA ZİYARETİ:
Mahalle içinde kim hasta olursa,  bunu haber alan herkes geçmiş olsun ziyaretine gider, buna “yoklamaya gitmek”  denirdi. Giderken portakal, elma, ayva, gibi meyveler,  süt, muhallebi, sütlaç gibi yiyecekler götürürlerdi.

Eğer hasta fakir ise, onu incitmeden,  yastığının altına gizlice para bırakılır veya hekim götürülürdü. Götürülen hekim de ücret almazdı.

Hastanın bakacak kimsesi yoksa et suyuna çorba ve yemek gönderilirdi. Mahallede oturanlar bu görevi sırayla üstlenirlerdi.

Okula giden çocuklardan birisi hastalanınca,  öğretmenin görevlendirdiği birkaç talebeyi hasta arkadaşlarını ziyarete gider, hocalarının ve tüm arkadaşlarının geçmiş olsun dileklerini iletirlerdi.

YENİ EV ALAN VEYA EV YAPANLARI ZİYARET  (Tebrik-i Menzil )

Osmanlı kültüründen günümüze kadar aktarılan bir tabir halen kullanılmaktadır. “Allah evlenene ve ev yapana yardım eder.”  Bu sözden yola çıkarak,  ailenin yakınları ve tanıdıklar evlenene de ev yapana da yardımcı olmak için önce teşvik ederler,  varlıklı kimseler de teşvikten sonra para yardımı da teklif ederlerdi.

Yeni ev kuran veya alanlara (çok masrafa girdikleri düşünülerek) eli boş gidilmez,  bazı ev eşyası hediye olarak götürülürdü. Aile yakınları da yeni ev yapana ihtiyaçlarını sorarak eksiklerini alırlar ve hediye ederlerdi. Yeni haneye ilk gidişe tebrik-i menzil denirdi. Misafirliğe gidildiğinde de: ‘’Eviniz hayırlı olsun” “Yurdunuz mübarek olsun” “Allah gönendirsin” “Sağlık ve huzurla oturunuz” gibi güzel temennilerde bulunulurdu

ÇARŞI HAMAMLARI:

Şehir hamamları hayatın vazgeçilmeziydi ve neredeyse bir şenlik yeriydi.  Yorgunluğun atıldığı, temizliğin tamamlandığı,  uzak mahallelerden gelen ahbaplarla görüşme imkânı olan yerlerdi. Gelin Hamamı, Damat Hamamı, Loğusa Hamamı ise başlı başına bir merasimdi.

Niğde’de iki tane tarihi hamam vardı, birisi Paşa Hamamı, diğeri Çarşı Hamamı. Bu hamamların biri hanımlar için, diğeri erkekler için kullanılırdı. Bazen de sabah erken ve akşam geç saatlerde erkekler, gündüz saatlerinde hanımların kullanımına açılırdı.

Çarşı hamamlarına giden erkekler kullanacakları havlu ve peştamal takımlarını ya beraberinde götürür veya hamamdaki takımlardan kullanırlardı.

Hanımların her zaman siyah renkli işlemeli bir hamam bohçaları olurdu. Hamama gidecekleri zaman bu bohçada,  peştamal, iki adet omuz ve bel havlusu, bir baş havlusu,  hamam kesesi,  hamam lifi, hamam tası, sabun, kına, tarak hazır bulundurulurdu.

Türk hamamları sıcak olduğu için hanımlar çoğunlukla  “hamama gitmek” yerine “sıcağa gitmek” diye de ifade ederlerdi. 

Genellikle hamama yalnız gidilmez,  hane içinden birkaç kişi, varsa yardımcı ile gidilirdi. Eğer haneler hamama uzak ise, fayton çağrılır, hem de hamam bohçalarının konulduğu çanta elde taşınmamış olurdu.

Hamama girerken para,  takı gibi kıymetli eşyalar hamamcıya emanet edilir, sonra yan yana dizilmiş olan soyunma odalarından birisi tercih edilerek, çanta ve bohçalar açılıp yerleşilirdi. Peştamal sarınıp nalın giyilir ve sıcaklığa girilir, boş bir kurnanın yanına oturulurdu.  Kibar kesimden olanları ve eşraf hanımlarını mutlaka hamam hizmetlisi veya natır yıkardı. Önce baş birkaç defa sabunla yıkandıktan sonra genelde yaşı ilerlemiş hanımlar saçlarına kına yakarlar, sonra da keselenip, sabunlanırlardı.

Eskiden hamama giden hanımlar,  neredeyse yarım veya bütün günlerini orada geçirirlerdi.  Hamamın sıcağından bunalıp sıkılanlar, sıcaklıkla giriş arasındaki soğukluğa çıkarak dinlenirlerdi. Bu sırada evlerinden getirdikleri meyvelerden yer, turşu suyundan içerlerdi. Turşu suyunun soğuk algınlığını tedavi edeceğine inanılırdı.

Tekrar içeri girip yıkanma faslı tamamlanınca,  hamam hizmetlisi,  odadan havlu takımlarını getirir, nalınlarını çevirir, sıcaklıktan çıkarır ve giyinmek üzere eşyalarını koydukları odaya kadar refakat eder,  böylece bahşişini de alırdı. 

Giyindikten sonra saçlar taranır, eşyalar toplanırdı. Hamamdan çıkarken de hem hamamcıya, hem de hamam hizmetlisine bahşiş vermek âdettendi. Eve yine faytonla dönülür, bir fincan kahve veya bir bardak sıcak çay keyfiyle yorgunluk çıkarılırdı.

Evlerdeki banyolarda mermer kurnalar olurdu. Musluklardan akan su bu kurnada birikir ve hamam tası kullanılarak yıkanılırdı.  


KAHVEHÂNELER -  KIRAATHÂNELER

Önceleri bu mekânlar,  Naima’nın  “mecma-i zürefâ: zariflerin toplantı yeri”,  Nihad Sami Banarlı’nın “akademik muhit” olarak tabir ettikleri görevleri üstlenmişlerdi.

Akademilerin, meslek cemiyetlerinin, fikir ve sanat meclislerinin bütün vazifelerini yapardı. Şehirde kahve, köyde kahve, mahallede kahve,  mescidin önünde kahve, cezvelerde bütün milli ve dini şuurun pişirildiği, halkı ve münevveri birbirine kenetleyen basit fakat derin ve canlı birer cemiyet mihrakını oluştururdu. Edebiyatçıların ve tasavvuf ehlinin, ortak paydalarda buluştuğu, birbirleriyle meşveret ettiği toplantı salonlarıydı.

Mahalle kahvehanelerinin kendi kimliğine kavuşması başlangıçta oldukça kısıtlı iken,  aynı çevre ve kökenden gelen insan yapısını da değiştirip çeşitlendirdi.

Kahvehaneler, dayandıkları kültürel zemin gereği, tam bir adap ve erkân mekânı idiler. Toplumun kültür mozaiğine göre müdavimleri olan, toplantı yerleriydi. Yalnızca belli meslek grubunun devam ettiği değil, farklı tabakalardan aynı kültür ve neşeye sahip insanların oturup, dertleştiği mekânlardı. Aslında kahvehanelerin gerçek müdavimleri yaşlılardı. Sonraları alt sınıf ve her tabakadan insan çeşitli mahalle, esnaf ve çarşı kahvehanelerinin müdavimi oldular.

İnsanlar mekânları, mekânlar da insanları inşa ettiğine göre, kahvehaneler de bu insan gruplarını buluşturuyordu. .

Mahalle kahvehanelerinin kendi kimliğine kavuşması başlangıçta oldukça kısıtlı iken,  aynı çevre ve kökenden gelen insan yapısını da değiştirip çeşitlendirdi. Sadece, vakit geçirmek için küçük el oyunları oynanan yerler olmaktan çıktı ve gündelik politika,  yerel sorunlar, aile,  mahalle ve memleket meselelerinin ve çeşitli konuların münakaşa edilip tartışıldığı, eleştirildiği, çözümlerin arandığı mekânlar oldu.

Dolayısıyla kahvehaneler, sosyal yapıyı sağlamlaştırmaya hizmet eden insanlar arasında bağları güçlendirme vazifesi gören çok önemli toplanma yerleriydi.

Sonraki zamanlarda gazete yayınlanmaya başlayınca, bu mekânlar okuma yerleri oldu ve kahvehanelere kıraathane denilmeye başlandı.

 Uzaklardan gelen seyyahlar, dervişler, yolcular önce kahvehanelere uğrar, kalacakları yeri veya aradıkları adresi sorarlardı.

Âşıklar, saz şairleri sazlarıyla, sözleriyle kahvehanelerde imtihan olurlardı.

Esnaf kahveleri vardı. Bunlardan en bilineni Merkez Kahvesi idi. Şehrin ekâbir takımı, efendi ve ağalar, burada toplanır, sohbet eder, memleket meselelerini konuşurlardı. Namaz aralarında cami imamları da uğrardı.

Ayrıca halktan gençlerin gittiği, küçük masa oyunları oynadığı mahalle kahveleri de vardı. Bu kahvelere işçi takımı da gelir,  orada iş beklerdi.

Düğünlerde ve kına gecelerinde davetlilerin oturtulacağı sandalye ve kullandıkları masaları kahvehanelerden kiralama âdeti vardı. 

ESKİ ÂDETLER

Anadolu’da yaygın olan âdetlerden bazıları şöyleydi:

  • 1-Hamile Hanım,  dokuz ay boyunca, bir hayvan ya da çirkin bir insan gördüğünde bebeğinin ona benzememesi için,  içinden veya yavaş bir sesle  “aklımda”  derdi.
  • 2-Hamile Hanım doğumu yaklaşınca hamama götürülürdü.
  • 3-Çamaşır bohçalarının içine güzel koku vermesi için kurutulmuş lavanta konurdu.
  • 4-Lohusa kırk gün dışarı çıkarılmazdı.
  • 5-Aynı haftalarda doğum yapan iki lohusa  “kırk basar” diyerek karşılaştırılmazdı.
  • 6-Cenaze evine taziyeye gidilip eve dönüldüğünde ilk önce tuvalete girilirdi.
  • 7-Kurban bayramı sabahı kurban kesilinceye kadar birkaç saat bir şey yemeden oruç tutulur,  sonra yapılan kurban kavurmasıyla açılırdı.
  • 8-Cenaze evine akraba ve yakınlardan ve mahalledeki komşulardan sırayla yemek gelirdi. Buna  “sini görmek” denir, bu yemeklere genel olarak sini adı verilirdi. Sinide gelen yemeklere, “takım yemek” denirdi. Bu yemeklerde çoğunlukla aynı liste uygulanırdı.  Et suyuna şehriye çorbası,  etli veya tavuklu pirinç pilavı,  bamya,  su böreğive tatlı olurdu.
  • 9-Haneye gelen yeni gelin uzun yıllar aile içinde kayın pederi ve kayın biraderinin yanında yüksek sesle konuşmaz, hatta sesini saklardı. Bu uygulamaya gelinlik etmek denirdi
  • 10-Cuma günleri mahalledeki komşu büyüklerine Cuma ziyaretine gidilirdi.
  • 11-Salı günleri gündelik işlerden başka,  yeni bir işe başlanmazdı.  O işin uzayacağı düşünülerek ‘’Salı günü sallanır.’’ denilirdi.
  • 12-Düğün esvaplarının ve gelinliğin dikilmesi için terziye gidildiğinde terzi hanım  “Makas kesmiyor” diyerek,  bahşiş verilmesini ima eder, bahşişi alınca kumaşları biçerdi.
  • 13-Düğün esvapları terziye götürülürken kayınvalide, terzi hanıma hediye olarak elbiselik kumaş götürür, ağız tadı ve bereket olsun diye,  şeker ve buğday saçardı.
  • 14-Bir yaşını dolduran bebeklerin yürümesi gecikirse,  cuma günleri üç hafta üst üste koltuk altlarından tutularak kıbleye karşı sallanır, ”Salladım salâya, yürüsün Cuma’ya”  derken tez günde yürüyeceğine inanılırdı.
  • 15-Erzak keselerinin veya erzak küplerinin dibinde kalan bir çimdik bulgur, pirinç, nohut vs. yeni alınan erzaka katılmak için bereket olarak saklanırdı. 
  • 16-Yeni ay hilal şeklinde görülünce, gece gökyüzüne bakarak;
  • 17-“Ay gördüm elhamdülillah / Ay mübarektir sevdiğim Allah.”  denilerek hiç konuşmadan Fatiha okunurdu.

Kaynak: Niğde’nin Adet ve Merasimleri

Sabahat VAROL  İNSEL